27 Aralık 2010 Pazartesi

Öyle bir geçer zaman ki

Öznel zaman diye bir şeyin var olduğunu lisede öğrenmiştim ama hiç bu kadar net görmemiştim şimdiye kadar. Bir 14 gün önce günleri, saatleri sayarken ve o saatler geçmek bilmezken, şimdi bu aradaki 14 gün hiç yaşanmamış gibi yine aynı koltukta, aynı bilgisayarın başında, aynı şeyleri düşünüyor, aynı sıkıntıyı hissediyorum. Küçük cehennemime geri döndüm. O 14 gün nereye gitti hiç bilmiyorum.

Yaşandı eminim. Çok güldüğümü hatırlıyorum mesela. Mutlu olduğumu. Elimi birinin tuttuğunu, yalnız yürümediğimi hatırlıyorum. Dolabımda yeni bir gömlek var. Yeni aldığım kitabımın içinde başka bir şehrin adı yazıyor. Sonra bavulum.. bavulum duruyor yerde. Demek ki henüz boşaltmışım. Demek ki yeni kullanmışım. Boynum tutulmuş. Otobüsün kliması çarpmış olmalı.

Bu kadar çabuk geçmemeliydi. Bilmiyorum ya. Bitmemeliydi işte. Misafir gibi hissediyorum kendimi. Sevdiğim adamın hayatında misafir. Arada gidip ziyaret ediyorum. Kahvesini içiyorum falan. Omletini yiyorum. Biraz sohbet. Yalnızlığımı gideriyorum. Dönüyorum sonra. Bu. Hayatındaki rolüm bu. Üzerime düşen bu.

Hep uzaktan izliyorum. Anlatıyor, dinliyorum. Bunu yapabiliyorum bir tek, çünkü yorum bile yapamıyorum bazen. O kadar vakıf değilim ki olanlara. Bakıyorum. Bakmakla kalıyor, göremiyorum bazen. Dokunamıyorum. Sadece izliyorum. Seyirci gibi hissediyorum kendimi. Sevdiğim adamın hayatına seyirci. Film seyrediyor gibi.

Hani çok sevdiğin bir filmi izlerken -ne kadar izlersen izle- zamanın nasıl geçtiğini anlayamazsın ya. Öyleydi işte o 14 gün. Geri kalan zamanın tümü, ileri saramadığın, durduramadığın ya da kapatamadığın dandik, sıkıcı, gereksiz uzun diğer filmden başka bir şey değil.

10 Aralık 2010 Cuma

Yenimsnsürümüfobia

(Almayacam arkadaş!)



Böyle uzun zamandır kullandığım şeylerin değişmesinden korkuyorum.
Yeni Msn sürümünü yüklemeyi erteleyebildiğim kadar erteleyeceğim.
Keza yeni Facebook profili için de bu geçerli.

Going to Distance

Uzun zamandan sonra ilk defa bir romantik komedi filmi izledim dün. Romantik komedi hakkındaki fikirlerimi bilenler bilir. Burada da bahsetmiştim bir sefer. Böyle filmlerin ağzını burnunu kırasım gelirdi ama dün izlediğim "Going to Distance" bana şöyle bir "Lan?" dedirtti. Yok yok, film tanıtımı yapmak falan haddime değil. Sadece kendimle özdeşleştirdiğim noktaları vardı filmin.

Şimdi, ben de epeydir Amerikalıların deyimiyle 'long distance relationship' sürdürmekteyim. "Sürdürülür mü yea?!" demeyin. Valla oluyor. Eskiden olsa kendime güvenmezdim ama insan çok sevdi mi her şeye katlanıyor.

Filmde yakışıklı gibi esas oğlan, Drew Berrymore'a (ki kendisi esas kız) "3 ayda bir görüşmekle ilişki olur mu, olmaz, evet seviyorum da bence ayrılalım." gibisinden cümleler kurdu. Sonra ayrıldılar. İlişkileri boyunca "We'll figure it out" diyen adam bunu dedi.

Ben tabi üzüldüm baya bunu duyunca. Küfür bile ettim o esas oğlana.(Öf adamın adını bilmiyorum, bakmak da zor geldi.) Çünkü ne bileyim, kendimi düşündüm de, erkek arkadaşım bana bunu dese onca zamandan, emekten, yaşanmış şeyden sonra, o kadar çok severken... Baya bir canım acırdı herhalde. Ama demez biliyorum. Zaten geliyor, hehehe :) önümüzdeki günler çok süper geçecek.

İşte sonra zaten filmde de 6 aylık bir ayrılıktan sonra esas oğlanın esas kıza daha yakın (Yakın dediysem yine uçakla 1 saat, otobüsle 6 saatmiş San Francisco - Los Angeles arası) bir yere taşınmasıyla tekrar birleştiler falan. Romantik komedi ya illa mutlu sonla bitecek.

Neyse. Kalkıp size imdb'de 6 puan falan alabilmiş bir filmi izleyin demiyorum valla. İzlemeyin. Ben sıkıntıdan baktım sırf.

Not: Yazıda 6 rakamı 3 kere geçti valla tırstım desem yalan olur.

İkinci mimim :)

Yeni yıla nasıl ve kimlerle girmek istiyorsun?
Aylar sonra çoook uzaklardaki sevgilim ülkeye dönüyor. Yeni yılda nerde, nasıl olursam olayım, onunla olayım istiyorum sadece. Ne bileyim evde, herhangi bir mekanda, böyle bir otoparkta bile olur. Çok özledim çünkü. Hem yeni yıla beraber girelim ki tüm yıl beraber olalım değil mi ama?

Yeni yılda neler yapmak istiyorsun?
Öncelikle gitmek... Böyle bir fırsat da söz konusu zaten. Bir kaç ülke görmek, döndüğümde iyi bir iş bulabilmek. Uzak ama güzel, yeni bir şehre taşınmak. Kendime ait kocaman bir hayat istiyorum.

Yeni yıl sence ne demek?
Üzeri hiç işaretlenmemiş yeni bir takvim ve belirsizliğin yarattığı garip heyecan.

Yeni yılda ne olursa çok mutlu olursun?
Bir yerlerde yüksek lisansa başlayabilirsem ya da iş bulabilirsem ya da kardeşimle aramızdaki süregelen sorunları halledebilirsem, sevgilime bir şekilde daha yakın olabilirsem çok, baya mutlu olurum herhalde.

Yeni yıla dair mesajın nedir?
Sevenler kavuşsun, çocuklar büyüsün ama çok da yaşlanmasın, bebeler ağlamasın, öğrenciler mezun olmasın, hep öyle kalsın, annem biraz dinlensin, elime biraz para geçsin, en yakın arkadaşlarım ben nerdeysem oraya gelsin, uçak biletleri ucuzlasın, kar yağsın, jeotermal bütün İzmir'e yayılsın, savaşlar olmasın, Chuck Palahniuk romanı Invisible Monsters'ın filmi yapılsın.

Not: Mim için desperate houswife'a teşekkürler.

Not 2: Ben de birilerini mimleyeyim, çok eğlenceliymiş. :)

6 Aralık 2010 Pazartesi

İlk defa mimleniyorum :)

1.En sevdiğiniz kelime: Mütevellit.
2.Nefret ettiğiniz kelime: Tırnak. Iyy yazarken bile irite oldum. Bir titreme geldi bak.
3.Ne sizi heyecanlandırır: Yaptığım yemeği tatmak üzere ilk lokmayı ağzına doğru götürmüş insan.
4.Heyecanınızı ne öldürür: Memnuniyetsizlik ifadesi.
5.En sevdiğiniz ses: Vapur sesi. Denize yakın olduğumu hissettirir.
6.Nefret ettiğiniz ses: Darbeli matkap.
7.Hangi mesleği yapmak istemezsiniz: Kasap.
8.Hangi doğal yeteneğe sahip olmak isterdiniz: Duyduğum her yabancı dili hemen öğrenivermek.
9.Kendiniz olmasaydınız kim olmak isterdiniz: Umut Sarıkaya.
10.Nerede yaşamak isterdiniz: Tokyo.
11.En önemli kusurunuz: Ani duygu durum değişikliklerim.
12.Size en fazla keyif veren kötü huyunuz: Yemek, yemek ve bıkmamak yine yemek.
13.Kahramanınız kim: Sheldon Cooper.
14.En çok kullandığınız kötü kelime: Y.raam. :$
15.Şuanki ruh haliniz: Sabırsız. :)
16.Hayat felsefenizi hangi slogan özetler: Koy g.tüne rahvan gitsin.
17.Mutluluk rüyanız: Sevgülümle durmaksızın gezdiğimiz bir rüya. Bugün Rio, yarın Dublin, öbür gün Cape Town.
18.Sizce mutsuzluğun tanımı: Yalnız ve huzursuz uyanıp, sevmediğin işine gitmek zorunda kalmak, çok sevdiğin yemekten kalan son tabağın tepetaklak yere düşmesi, telefon çaldığında ekranda 'babam' yazması.
19.Nasıl ölmek isterdiniz: Gülmekten ölmek istiyorum. Hık diye gidivereyim.
20.Öldüğün zaman cennete giderseniz Allah'ın size ne söylemesini isterdiniz: "Cennete girebileceğine inanmıyorum ama bence bir güç var."



Not: Teşekkürler s'ius. :D

26 Kasım 2010 Cuma

Samverovırdıreinbov

Evet ilk defa bu kadar ciddi yazıyorum. İlk ve son olacak sanırım. Emin de değilim. Hiç emin olamadım ki ben. Yalnız kesin olan şu ki, ne melankoli var sözcüklerimde, ne komiklik, ne eğlence, ne abartı. Olduğu gibi, yazıyorum, içimi anlatıyorum ilk defa. Bir özeleştiri belki bu. Belki itiraf. Kendime söyleyemediklerimi söylüyorum bugün. Canım yansa da söylüyorum. Üzerini örtmekle yok olmuyorlar çünkü. Halının altına attığın tozlar gibi. Görünmese de bildiğin, seni rahatsız eden pislik birikintisi.

İstediğim hiçbir şeyi yapamadım ben. Beceremedim. Başarısızlıklar üzerine kurulu bir hayat benimkisi. Korktum, kaçtım, erteledim, ağladım, sakladım, üşendim. Yapamadığımı gördükçe bahaneler ürettim. Bahanelerimin arkasına sığındım hep. Sığındıkça kabullendim. Kabullendikçe zorlandım yeni adımlar atmakta. Büyüdüler gözümde. İstemiyorum, demeye başladım bu kez. Halihazırda çok istediğimi bildiğim şeylerden vazgeçtim.

Yeni bir şey de değil bu aslında. Çocukluğumdan beri belki. Hiçbir şeyin peşinden koşmadım ki ben. Bir şeye erişemiyorsam, erişmemem gerekiyordur dedim. Buzdolabının üstündeki içinde ne olduğunu bilmediğim kutuyu almak için uğraşmadım mesela. Çocuk dediğin merak etmez mi? Etmedim. Bisikletten düştüm. Dizim kanıyordu. Ağlamalıydım ama ‘ağlama’ dediler, ağlamadım.

Büyüdüm sonra, o erişmemem gereken şeylere eriştiğim de oldu. Bilmemem gereken şeyleri öğrendiğim… Peki ben ne yaptım? Sustum. Üzmemek için başkalarını, başkalarına sorun yaratmamak için, kendimi sorunun içinde bulmamak için sustum. Tamam dedim hep. Olur dedim. Geçer dedim. Önemli değil dedim. Önemliydi.

Birinin ağzına sıçmam gerekiyorsa sıçmalıydım. Susmamalıydım. Temiz bir tuvalet bulana kadar tutmamalıydım. Tuttum.

Uykum varsa uyumalıydım ya da. Beklememeliydim. Ertesi gün başımın ağrıyacağını, gözlerimin şişeceğini, mor halkaların belirginleşeceğini bile bile uykusuz kalmamalıydım. Kaldım.

Kendimden başka herkesi çok fazla düşünüyor olmamdan ileri gelen başarısızlıklar bunlar. Ben öyle seviyorum ki başkalarını, hayallerimden bile vazgeçebildim onlar için. Öyle sevmiyorum ki kendimi hayallerimden bile vazgeçtim. Anlıyor musunuz? Artık hayalim yok. Ucundan tutmaya çalıştığım bir şey yok. Buzdolabının üstündeki kutu yok.

Son minik hayal kırıntılarımı da kalan takatimle yok ettim. Kendi ellerimle. İsteyerek değil ama bilerek. Artık ne gücüm ne umudum var. Şimdi yalnızca gitmek istiyorum. ‘Önce’nin izleri silinsin istiyorum. ‘Sonra’ kalsın sadece. İçimde bir merak uyansın. “Ne olacak?” diyeyim istiyorum. İyi olsun demiyorum ya da kötü... Bir şey olsun sadece. Bir kıpırtı.

Ha..Uyku bir de.

Farkettim ki,

Birisi için gerçekten çok üzülürken, onun, bu durumun farkında bile olmamasıymış insanı asıl üzen.

23 Kasım 2010 Salı

Bilinçaltı

Son zamanlardaki rüyalarımı yazsam sitcom olur yemin ediyorum. O kadar belirgin, o kadar karışıklar ki. İstanbul'da başlayıp New York'da sona eren bir rüya gördüm geçen gün. Üstelik hayatımdan geçip gitmiş onlarca alakasız insanla beraber. :D

Dün gece ise arka arkaya 3 rüya gördüm. Birinde ameliyat oluyordum, diğerinde koşu bandını sürekli hızlandırarak deli gibi koşturuyorlardı beni, üçüncüsünde ise uf üçüncüyü unutmuşum... Neyse. Bundan sonra en absürd rüyalarımı da yazayım da bilinçaltımı yorumlasın biri.

Bu böyle olmayacak. :D

15 Kasım 2010 Pazartesi

Konuya Uygun Başlık

(Harbiden benim masaüstüm ha, o da 7. word belgesi)

Eskiden çok yazardım. Bir fincan çayın üzerine bile döktürdüğüm olurdu. Çayı anlatırdım yani. Kimsenin üzerine çay dökmezdim. Bu yüzden Saramago’yu çok okurum ben. Bir kapıyı bir sayfa boyunca anlatabilir çünkü o. Rahatsız etse de ben de öyle olmak istedim hep. Hep uzun cümleler kurayım, hep daha fazla şey anlatayım istedim. Cümleler yetmedi bazen bir cümlenin içine sığdırdım tüm anlamları.

Şimdi bakıyorum. Bilgisayarıma bakıyorum. Bilgisayara bakmakla kalmayıp masaüstünde göz gezdiriyorum. Şöyle söyleyeyim, eskiden sağ tıklayıp yeni microsoft word belgesi açtığımda, ilk kelimeyi yazar yazmaz, durmaksızın devam eder, o hikaye ya da o yazdığım neyse bitene kadar sürdürürdüm eylemimi. Artık nasıl var ya, o yeni microsoft word belgeleri 7yi bulmuş. Hepsinin içinde yarım yamalak şeyler var. Bir türlü devamı gelmiyor. Devamı gelse başlangıcı hoşuma gitmiyor. Yine kalıyor. Yine tamamlanmıyor.

Ben mi eksiğim kaç zamandır? İçimde tamamlayamadığım şeyler mi var nedir? Bilemiyorum. Beni en mutlu eden şey, yazmak. Artık onun bile hakkını veremiyorum.


Not: Kendi adını zorla büyük harfle başlatan Microsoft Office(Lan? Bak yine..) Seni kınıyorum ve sana laflar hazırladım.

Hop

Yakınımda olması gerekirken artık hayatıma yabancı olanları düşününce üzülüyorum ama onlara değil. Artık onlara karşı bir şey hissetmeyişime.



Not: Ha yarın bayrammış. Bak, hayvanlara acı çektirmeyin uluorta! Adamı hasta etmeyin. Her şeyin bir usulü var!

8 Kasım 2010 Pazartesi

Hangi Uluslar?

Bir uluslararası ilişkiler mezunun ne olacağı meçhuldür. Diplomasında "uluslararası ilişkiler uzmanı" yazar ama genelde bir çoğu bu işi yapmaz, yapamaz. Bu bölümü tercih edenleri zaten ilk etapta bölümün adı cezbeder. "Ne okuyorsun?" dediklerin "Uluslararası ilişkiler" demenin ayrı bir karizması vardır ama o kadardır. (Ha bak bu cevaba karşılık "Hangi uluslar?" diyenin alnından öperdim, ne yazık ki hiç çıkmadı.)

Birinci sınıfta işin eğlencesinde olan mağdur gencimiz diplomatlık, büyükelçilik yapabileceğini, bakanlıklarda çalışabileceğini düşünerek “E sen şimdi ne olacaksın” sorusuna bunları kapsayan cool ve stabil cevaplar verir. Derken, genelde ikinci sınıfta, bir uyanış dönemi yaşanır. Yavaş yavaş durum idrak edilir, diplomatlığın her yiğidin harcı olmadığı anlaşılır. Bunu hayalkırıklığı evresi takip eder ki bu da üçüncü sınıfta baş gösterir. Son sınıfta ise mağdurumuz kabulleniş dönemine girmiştir. Bu mağdurların arasından, "Ulan bir senem daha olsa bir şeyler yapardım belki" deyip okulu uzatanlar çıkmıştır, çıkacaktır ama genellikle bu eylem başarısızlıkla sonuçlanır.

Bu lanet soru mağdurun takatini sınarcasına mezun olduktan sonra da karşısına çıkacaktır. Başlarda sabırla açıklamaya çalışırken, zaman geçtikçe sinirli, bazen küfürlü, kaba cevaplar vermeye başlayacaktır. Ve bunu sessizlik dönemi izleyecektir. Artık mağdur durmaksızın süregelen bu samimiyetsiz kariyer sorularına duyarsızlaşmış, “Boşver be hacı, gel içelim” mertebesine erişmiştir.

Samimiyetsiz dedim çünkü “Sen şimdi ne olacaksın?” sorucuları genelde uluslararası ilişkilerin nasıl bir bölüm olduğunu, yıllarca ne okuduğumuzu bilmeden, kendilerince bir yorum dahi getiremeden, gereksizce bu soruyu sorma yoluna gitmektedirler. Hayır öğrensen ne olacak, sanki iş bulacaksın. Her ne kadar “Boşver be hacı, gel içelim” mertebesine ulaşmış olsam da bazen bu soruya “Ebenin kukusu” diyesim geliyor ama demiyorum.

Hadi size bir iyilik yapayım. Uluslararası ilişkilerin ne olduğunu bilmeyenler için…

Buyurun: http://tr.wikipedia.org/wiki/Uluslararas%C4%B1_ili%C5%9Fkiler

İşte böyle bir şey uluslararası ilişkiler. Hala bitirince ne olacağımızı merak ediyorsanız, kendi adıma ben bi bok olamadım. Böyle ne idüğü belirsiz, töbeestafurullah, saçma sapan bi insanım. O yüzden boşverin be hacılar, gelin içelim!

2 Kasım 2010 Salı

Bu da Kasım ayının ilk blogu

(Google'a Kasım yazınca 6 Kasım'daki 6-0lık Fenerbahçe-Galatasaray maçıyla ilgili resimler çıktı. Futbolla pek ilgilenmiyorum, zaten konumuzla da ilgisi yok. Sonbahar yazayım dedim, böyle bu mevsimi sempatik gibi gösteren fotoğraflar vardı hep. O yüzden ben de buraya resim koymaktan vazgeçtim.)

Zaman ne de çabuk geçiyor tarzı, yaşlı giriş cümlesi ile başlamak istemezdim ama harbiden zaman çabuk geçiyor. Olursa Ekim'e kadar, olmazsa... şeklindeki şakalarım bitti. Çünkü Kasım geldi.

Kasım'ı sevmiyorum. Daha önce de demiştim bunu ben. Geçen seneydi evet. Bak hala aynıyım demek ki. Kasım'dan hoşlanmıyorum. "Aha lan kış geldi" diyor yavşak yavşak. İnat ediyorum yine de hala tişört giyiyorum. Çok üşürsem üstüne bir hırka. Kabullenemiyorum bittiğini sıcak havaların. Tabi soğuk algınlığı diye bir şey var. Pek güzel hissettiriyor soğuğun varlığını. Hissetmezsen alınıveriyor. Buna da soğuk algınlığı deniyor.

Neyse efendim, bir kaç gündür evimizde tadilat var. Ben düzenli bir insanım. Düzenliden ziyade ev konusunda statükocuyum. Böyle bir şeyler zırt pırt değişsin, bir hareketlilik olsun, yenilikmiş, taşınmaymış, bunlardan hoşlanmam. Bu yüzden kışlık kıyafetlerimi çok geç çıkardım mesela. Tabi bu kışın gelişini sürekli erteliyor olmamdan da ileri geliyor olabilir biraz. Yine de işte mutfaktaki o tadilat benim psikolojimi yerle bir etti. Hiç gerek yoktu bence. Neymiş, fayanslar yerinden çıkmış da düşüp kırılacakmış. İki tane fayans çıktı diye bütün fayanslar değiştirilir mi? Değiştirilmemeli. Annem durumun gerekliliği konusunda beni ikna etmeye çalışıyor. Moral veriyor falan. Bitince temizlik yapacağız mis gibi olacak diyor. Sabırsızlıkla bitmesini bekliyorum.

Ben bu eve alışamamıştım. Hala eski sokağımdan geçerken gözüm dolar. Kış gelince o 'gözüm dolar'ın yanına bir de 'götüm donar' ekleyeceğim, evet. Ne bileyim zaten bu ev bana böyle soğuk ve samimiyetsiz geliyor yeterince. Şimdi mutfak da değişiyor, öf işin yoksa bir de ona alış.

Biliyorum seneye, Kasım geldiğinde yine böyle verip veriştireceğim bu zavallı aya. Ne yapayım o da bu kadar sevimsiz olmasaydı. Hatta yine iyisin Kasım, içimden geçenlerin hepsini söylemedim bile. Bak tutuyorum üzülme diye. Gerçi o zamana yaşar mıyız belli değil de neyse... Yaşarsak ekime, ölürsek...

17 Ekim 2010 Pazar

Ekim ayının son blogu

Oaa yarın Ankara'ya gidiyorum!

9 Ekim 2010 Cumartesi

İyi geceler...

İşte gömleğine sarıldım sonra. Hala sen gibi kokuyordu. Kolları katlanmış, bıraktığın haliyle duruyordu. Aylar önce içinde sen vardın, ne garip.


Sarıldım. İçime çektim kokunu. Bir an canlanacak, o da bana sarılacak sandım. Kıpırdamadı.

Uyumuşum...

7 Ekim 2010 Perşembe

Yurdum Erkeğine Açık Mektup


Sevgili yurdum erkeği;

Selam. Öncelikle şunu belirtmeliyim ki sana çok sinirliyim. Öyle böyle değil. Hayır Türk kadınıyla alıp vermediğin hala nedir anlamadım. Yüzyıllardır siz bu topraklarda beraber yaşamıyor musunuz? Hım? El insaf yani. Annen, ablan, kardeşin Türk kadını değil mi? Yok biz göçmeniz, efendime söyleyeyim, dedemler Girit’ten göçmüşler de, bizde Boşnaklık var da, bilmem ne gibi savunmalar istemiyorum. Sonuçta buradasınız ve burada birbirinize muhtaçsınız.

Kaçınızın yabancı sevgilisi var? Kaçınız ilk defa bi Rus kızının elini tuttu? Kaçınız bir İspanyol’u öptü? Kimin ilk aşkı Venezuela’dandı sorarım size? Çoğunluktan bahsediyorum elbette. Nadiren de olsa bunları yaşamış olanlar, hala yaşayanlar vardır. Danimarkalı bir kadınla sevgili olanlar, Rum’la evlenecek olanlar veya İngiliz’den boşanacaklar vardır. Olmuştur olacaktır.

Biz kadınlar da yabancı bir erkeğe hayran olduk yeri geldiğinde. Ne bileyim okula exchange’le gelen o İtalyan’a ağzımızın suyu akarak bakmadık mı? Şanslı bazılarımız onlarla duygusal ilişkiler yaşamadı mı? Evet bunlar da oldu.

Ama yıllardır birbirimize muhtaç değil miyiz Allah aşkına? Nedir bu karalama kampanyası?

Tamam, Avrupa standartlarına göre şişmanız biraz. Evet, çok da güzel sayılmayız. (Çok güzelleri tenzih ederek söylüyorum) Ne bileyim kaşımız, gözümüz, burnumuz orantılı olmayabilir. Saçlarımızı boyatmadan asla sarışın olamayabiliriz. Avrupalılar ya da Amerikalılar gibi çok “open-minded” değilizdir. Bu yetiştirildiğimiz gelenekle alakalı değil midir biraz da? İnsanlar toplumlarından hiç mi etkilenmezler yani? Modern görüşlü de olsa “Geleneksel” Türk ailesinde yetişmiş bir kızdan tamamen Avrupalı gibi davranmasını nasıl bekleyebilirsin ki?

Neyse sevgili yurdum erkeği. Tilkinin dönüp dolaşacağı yer kürkçü dükkanı sonuçta. O beğenmediğin Türk kadınları var ya (Yine güzelleri tenzih ediyorum) ne yaparsan yap istediğin ve beklediğin kriterlere ulaşamayacak. Hem bir düşün hepimiz öyle olsak seni kim beğenecek? Kusura bakma yurdum erkeği, biz mükemmel değiliz. Sen daha iyisini bulana kadar en iyisi bu.

Yersen.


("Açık Mektuplar" serisinin üçüncüsü. Diğer ikisi için bkz: Ebru Şallı ve J.J. Abrams)

Kafayı Yediğim Andır

Şehrimizde her hafta düzenlenen yarışmalardan biriydi. Şehrimizde dediysem ne hikmetse o hafta İstanbul’daydık. Yarışmaya birbirinden taş ablalar katılıyordu. Abla dediysem bazıları benden küçüktü bile. Ama yapı olarak abla sayılabilirlerdi.

Yarışma da şöyle bir şeydi. Dört beş tane ‘abla’ -nedense üzerlerinde bikini falan vardı, galiba aciziyetimi iyice yüzüme vurmak için- izleyen topluluk içinde bir şeyler atıştıran insanların arasına dalıp ellerinden almadan onları yemek zorundaydılar. En fazla yiyen kazanacaktı.

Ben de bari benden de yesinler diye düşünerek kenardaki “Simit!” diye bağıran amcanın yanına gittim ama İzmirli olmamdan mütevellit “Ver bi gevrek.” dedim. Gevreğin ne olduğunu bilmezcesine baktı ama sattığı tek şey o olduğu için çıkarıp verdi.

İzmir gevreği gibi çıtır çıtır değildi ama idare ederdi. Yanında çay da olsaydı diye düşündüm. Sonra üstüme dökerim falan diye vazgeçtim. Neyse. Bu arada yarışma başladı. Taş ablalar(ya da ‘at’lar mı demeliydim?) kalabalığa daldılar koşarak. Dondurmalara dalanlar mı dersin, çikolataları ısırmaya çalışanlar mı, hızlıca çiğdem çitleyenler mi, çiğdem kabukları boğazına takılınca su içmek zorunda kalanlar mı…

Derken iki at, pardon abla, yine koşarak bana doğru yaklaştılar ve elimdeki gevrekten ısırmaya başladılar. Sonra bir tanesi durdu yüzüme baktı. Yanaklarımı sıktı. “Ay sen ne tatlı bi şeysin dedi!” Kendini kaptırmışçasına yemeye devam eden diğeri de durdu. “Yanaklara baaak!” dedi. Saçlarımı karıştırdı falan. Kameralar bize odaklandı o esnada. “Şuna bakar mısınız?” deyip suratımı kameraya çevirdi. Bir bok anlamamıştım. “Kollara bak pofuduk ya hehehe.” falan diyerek mıncırmaya başladılar. Evet şişmandım ama bu kadarı da fazlaydı. Bırakın diyordum ama duymuyorlardı. Çünkü ilgi üzerimize kayınca herkes etrafımıza üşüşmüştü. Sırayla bütün ablalar yanaklarımla, kollarımla falan uğraşıyordu. “Saygısızlar! büyüğüm ben sizden! Ne yani taş gibisiniz diye benimle oyuncak gibi oynayamazsınız! Lan yeteeeeerrr!” diye bağırırken uyandım.

Evet bu da dün geceki rüyamdı. Kimse yorumlamasın, bilinçaltımdan korkuyorum.

5 Ekim 2010 Salı

Hşş

Söyleyecek çok şey varken susmak aslında susmak istediğinden değil de nasıl söyleyeceğini bilemediğindenmiş. Bazen ne yaparsan yap kelimeler bir araya gelip de anlamlı bir bütün oluşturamıyor. Galiba o yüzden şu an yazarken zorlanıyorum.

Şimdiye kadar hiç, biri okuyacak da yanlış anlayacak ya da bilmemesi gereken bir şeyi öğrenecek tedirginliğiyle bir şey yazmadım buraya aksine, nasılsa kimse okumayacak rahatlığı var üzerimde. Yine de yazamıyorum içimden geçenleri.

Her şeyin bir süresi varmış. Son kullanma tarihi ya da. Hani tüketmesen de zamanı gelince çöpe atmak zorunda kalman gibi. Sen hala yemek, içmek, kullanmak istesen de yapacağın çok bir şey kalmıyormuş bir zaman sonra.

Önceden değer verdiğin şeylerin bir anda hiçe dönüşmesi durumu işte. Şaşkınlıkla karşılıyorum bunu ama içim de acıyor bir yandan. Belki komik, belki basit, belki gereksiz, bütün o minik şeylerin benim için ne kadar önemli olduğunu kaybedince anlıyorum.

Belki de minik değillerdir gerçi. Belki çok büyüktürler onlar. İstememem gereken, hak etmediğim şeyler. Anlayışlı olmam gerekir bu durumda. Öyleyim de. İstemiyorum ve yapmam gereken tek şeyi yapıyorum. Susuyorum.

25 Eylül 2010 Cumartesi

Diplomat

Enver Tanoğlu hala genç sayılabilecek bir diplomattı. Üniversiteden mezun olduğunda kimse onun diplomat olabileceğine inanmamıştı. Başlarda o da diğer arkadaşları gibi bankacılık sınavlarına girmiş, sonra idari hakim olmak için uğraşmış, hiçbir sonuç alamayıp da askere gidince akıllanmış, döner dönmez Kpss’ye hazırlanıp dış işleri bakanlığının sınavlarına girmişti.

İngilizcesi çok iyiydi. Çocukluğundan bu yana babası, her tatile gittiklerinde bir turisti gözüne kestirip, “Hadi git konuş ağbiyle.” diyerek Enver’i teşvik etmişti. Enver ne konuşması gerektiğini asla bilememişti ama bu durum ona girişken bir insan olma yeteneğini kazandırmıştı.

Enver İngilizce’yle yetinmemiş, üniversite yılları süresince Fransızca da öğrenmişti. Fransa’nın o kendine has romantik, ciddi, biraz politik tavrı onu hep cezbetmişti. Fransızca da bu yüzden çekici gelmişti. Hem madem uluslararası ilişkiler okuyordu, Fransızca bilmesi gerekliydi. Rousseau’cu bakış açısını destekleyen bir eylem olacaktı bu.

Elbette Enver de her uluslararası ilişkiler öğrencisinin geçtiği yollardan geçmişti. Başından beri Rousseau’cu romantiklerden değildi. Aslında bu bölümü de tesadüfen kazanmıştı. Lise hayatı boyunca hep hukuk okumak istemiş, tutmayınca ona biraz yakın olan uluslararası ilişkiler bölümünü seçebileceğini düşünmüştü. Hem tercih broşüründe bu bölümle ilgili güzel şeyler yazıyordu. Bakanlıklar, siyaset, yurt dışı ilk etapta ilgisini çeken sözcükler olmuştu. Hayal kırıklığına uğramadan önceki iki yıl sırasıyla komünist, liberal ve anarşist addetmişti kendini. Sonra “Asla bir diplomat olamayacağım ama Fransa’yı da seviyorum ne yapayım.” diyerek, Fransız ekolünü benimseme kararı aldı. Bunun ona dış işleri bakanlığı kapılarını açacağını nereden bilebilirdi ki?

Etkileyici konuşması, Fransızca şiir okuması ve sanata düşkünlüğü ile mülakatta epey göz boyamıştı. Sonuçta da kabul edilmişti zaten. Enver birkaç sene Arap ülkelerinde kalmıştı. Bir gün gösterdiği üstün başarılardan ötürü artık Avrupa’da görev yapacağını bildiren bir mektup aldı. Üstelik çalışma yeri Fransa olacaktı. Bunu kutlamak adına birkaç arkadaşını davet ettiği yemekte mikrofonu kapıp Pink Martini’den Symphatique adlı şarkıyı bile söylemişti. Çok heyecanlıydı, çok mutluydu.

Göreve başlamadan bir önceki gün Paris’in tüm sokaklarını gezmişti. Ne güzel bir şehirdi. Burada onu yeni bir yaşam bekliyordu. Belki evlenirdi bile. Huzurluydu Enver. Gece yastığa başını koyduğunda gülümseyerek uykuya daldı.

Enver ertesi sabah uyandığında kendini Türk Dış Politikası kitabına dönüşmüş olarak buldu. Üstelik orta halli bir üniversitede, malı çok da kıymetli olmayan bir üçüncü sınıf öğrencisinin kitabı olmuştu. Defalarca üstü çizildi. Sayfaları katlandı. Üzerine alakasız notlar alındı. Elden ele dolaştı. Günlerce açık bir biçimde masada bekledi. Yerlere düştü. Sinek öldürmek için kullanıldı. Sınavlarda gizlice açılmaya çalışıldı. İnanmadığı kimi bilgileri bile taşımak zorunda kaldı. Yırtıldı. Canı acıdı. Sesi çıkmadı. Bunca emek, bu kadar çalışma boşa gitmiş, hayatı başa sarılmıştı. Baştaki halinden bile daha kötü durumdaydı. Bir gün karanlık bir kütüphanede buldu kendini. Yıllar geçti. Bekledi. Yoruldu. Sıcak bir yuvaya hasret kalmıştı. Madem artık hep kitap olarak kalacaktı, kıymetini bilen sıcak bir elde yaşamak hakkıydı.

Bir ses duydu. Uyandı. “Türk dış politikası” demişti heyecanlı bir erkek sesi. Yerinden alındı, o ellere verildi. Sesin ve ellerin sahibi teşekkür etti. Bir poşette yeni evine doğru yol alıyordu. Galiba gelmişti. Yavaşça masaya bırakıldı, kapağı açıldı. Bir kalem dokundu yüzüne ve o iki kelimeyi yazdı: Enver Tanoğlu.



Melike’ye ithafen.

19 Eylül 2010 Pazar

Uykusuz Bir Gece Yakınması

Bilmiyorum abartıyorum galiba. Hislerimi fazla yoğun yaşamamdan kaynaklı sorunlar baş göstermekte bu aralar. Bugün, artık o kadar da sabırlı bir insan olamadığımı gördüm. Onca gürültü, kalabalık… Eskiden severek yaptığım bir şeydi. Eğlenmekti galiba adı. Eskiden eğlenirdim. Bugün yalnızca başım ağrıdı.

Anladım ki bu ara bana iyi gelebilecek pek bir şey yok.

Çünkü bir tek onu istiyorum yanımda. Elimi tutsun. Sarılayım. Sarılmak istediğim an pıt diye beliriversin. Şu dandik yatakta tek başıma uyumak istemiyorum. Uyandığımda onu görmek istiyorum. Ben turta yapayım o yesin istiyorum. Yanımda olsun işte. En aptalca esprilerime gülsün. Saçma fikirlerimle dalga geçsin istiyorum. Çok üzülünce yanaklarımı sıksın. Saçlarımla oynasın ya da. Susasın, otobüsü kaçırmak pahasına gidip su alalım marketten. Çişi gelsin, herhangi bir mekana dalsın, bekleyeyim dışarıda. Üstüne döktüğü yemeği temizleyeyim istiyorum. Sonra yediği yemeği istisnasız yine döktüğü için, biraz utangaç ama çok sevimli bakışıyla baksın bana. Öpsün. Gerizekalı webcamin arkasından değil. Gerçekten öpsün. Kitap okuyalım beraber. Şarkı seçelim dinlemek için. Sabaha kadar konuşalım. Konuşacak şey bitmesin istiyorum. Yanımda olsun sadece… Yanımda.

Hiç olmadı, uykusuz geçen onlarca gecenin herhangi birinde, msn penceresinde görünsün, uykusuzluğumu paylaşsın istiyorum.

Çok özledim. Dayanamıyorum. Nasıl geçecek bilmiyorum. Yapamıyorum.

Öyle işte… Gidip yatayım iyisi mi, uyurum belki.

Neyse...

İnsanın karşısındakinin gözünün içine baka baka yalan söylemesi ne acayip. Aklım almıyor. Hiç yalan söylemem demiyorum. Elbette herkes kadar ben de söylemişimdir ufak tefek yalanlar. Söyleyeceğimdir de. Ama anlamıyorum işte. Bir yalan başkasının hayatını ya da tercihlerini etkiliyorsa nasıl rahatlıkla söylenebilir ve öğrenilince nasıl göz ardı edilebilir bilmiyorum.

İnancımı giderek yitiriyorum sanırım. Çok inançlı biri olmadım hiçbir zaman. Kimseye gereğinden fazla anlam yüklemedim. Kimseden çok bir şey beklemedim. İnsanız ya, “Her şey olur” dedim. Yine de say deseniz üç dört kişi çıkabilirdi tamamen güveniyorum diyebileceğim. Artık saymıyorum.

Eminim yine susacağım. Susuyorum hatta. Bu kadarı bile yeterli.

Hiçbir şey olmadı ki.

Hehe naber?

17 Eylül 2010 Cuma

Lan?

Yazı stili bir türlü trebuchet olmayan aşağıdaki yazıya (ve dahi buna da) kıl oldum. Ama yine de silmeyeceğim.


Niye olmuyor lan?

Amaaan ne bileyim... İnsan kafası güzel olunca hiçbir şey düşünmeden, hiçbir şeyi önemsemeden yazmak istiyor. Hatta imla kurallarını bile. Ki ben her zaman dikkat etmeye çalışan biriyim. İlk defa "Aman yeaa!" diyorum. Hatta diyebiliyor muyum bilmiyorum. Galiba yine imla kurallarına uydum istemeden. Ne yapayım bu bana yapışmış artık. İstesem de atamam üzerimden.

Bilmenizi isterim ki, şu bloga ilk defa, kafam iyiyken ve kafamın iyiliğinin devamını, öncesini, sonrasını düşünmeden yazıyorum. Yani galiba... Evet muhtemelen ilk defa. Aslında bunu yayınlamak da istemem. Belki yarın silerim. Yani uyanınca. Belki de silmem kim bilir.

Bir sürü cümle yazıp hiçbir şey anlatmadığımı farkettim şu an Yılmaz Özdil gibi. Tanrım! Şu adamın adını bile büyük harfle yazabiliyorum. Demek ki o kadar da güzel oldum diyemem. Ya da derim. Kimin umrunda ki?

Kimsenin okumadığını bilerek yazmak çok güzel. Okumuyorsunuz değil mi? Okumayın. Çünkü bi bok anlatmıyorum. Valla. Vaktinizi daha değerli şeylere ayırın.

Nitekim dün farkettim. Belki daha önce farkettiğim bir şeydi ama dün yazıya döktüm. Çok önemsiyoruz kendimizi. Bencillikle mi alakalı bilmiyorum. Çok büyütüyor, çok bir bok sanıyoruz. Oysa ne bileyim. Başkasının sana seslendiği kadarsın aslında. Seni benimsediği, tanımladığı...

O tanıma sığmaya çalışıyorsun bir biçimde. "Aa bu kız çok sempatik" diyorlar mesela. Sempatik olmak için elinden gelen her şeyi yapıyorsun. Her durumda. Her koşulda. Ya da "Çok güzel" diyorlar. Güzelliğine gölge düşürebilecek her şeyden nefret ediyorsun anında! Ve bunun gibi bir çok şey.

Şu an 'bir çok'u bile doğru yazıyorsam o kadar da uçmamışım demektir. Bunlar gerçek düşüncelerim demektir. Hani hep düşünürsün de söylemek için biraz içmen gerekir ya. İşte öyle bir şey.


7 Eylül 2010 Salı

Geçen Yaz Ne Yaptığımı Ben Bile Bilmiyorum

O yaz, uzun zamandan sonra ilk defa, liseden arkadaşlarla buluşup, cümlemize “Hı ne dersiniz?” vurgusu da katarak, “Bu yaz da beraber tatil yapalım be, tıpkı eski günlerdeki gibi?” fikrini ortaya atmıştık, aklımızdan zorumuz var gibi. Nitekim varmış ki, şaşkınlık yaratacak bir biçimde herkesin hoşuna gitmişti bu fikir ve hepimiz gaza gelip, tatil için güzel bir kaç yer araştırmaya bile başlamıştık. Sonuçta içimizde ezelden beridir, ezel derken liseden beri anlamında, en zeki olan, olduğunu sanan, Odtü mezunu, boş zamanlarında doğayla falan ilgilenen, dağcılık sporuyla uğraşan, yazları hep değişik yerlerde tatil yapan ama mutlaka bir kez Olimpos’a giden Bertan’ın fikri kabul edildi. “Akdeniz’de küçük bir koy abi, çok sevimli, çok sakin, denizi desen pırıl pırıl. Şahane bir yer yani. Minimalist bir dokusu var. İnsanları zaten çok samimi. Kesinlikle oraya gitmeliyiz. Sabahları doğa yürüyüşü, akşam deniz. Harika abi! Ucuza konaklama imkanımız da var. Çünkü ben geçen sene ordaydım. Kaldığım butik otelin sahibi beni çok sevmişti. Eminim fiyatlarda yardımcı olacaktır.” diye anlattı gideceğimiz yeri. Hemen hemen hepimiz çok heyecanlıydık. Bense “Bertan’ın burnuna kumandayla vursam nasıl olur?” şeklinde düşüncelere gark olmuştum. O an beynimden geçenler anında Twitter’da ya da Facebook’ta yayınlanabilseydi, muhtemelen çıkacak cümle “Seni hiç sevmedim Bertan, lisede de sevmezdim zaten.” olurdu.

“Bertan inanmıyorooom yaaa gerçekten anlattığın gibi miiee? Valla kulağa hoş geliyor ama bilmiyorum bizim Çeşme’deki yazlığa da gidebilirdik aslında. Bizimkiler yurt dışında çünkü.” diye bir ses vızıldadı ardından. Vızıldayan kadın seslerini bilirsiniz. Bu sese sahip kadınlar yüksek ihtimalle lisede “popüler”, üniversitede “güzel ama salak” olarak tabir edilmiş cinstendirler. Evet, tatilimi geçireceğim diğer insan da, eğer bir önceki cümlede bahsettiğim bu tabir bilimsel tabanda bir insan türü olarak kabul edilse ve ilköğretim fen bilgisi derslerinde öğretilecek olsa, örnek resminde kendisini görmemizin oldukça olağan sayılabileceği Tuğçe’ydi.

Bu kısa zamanda, liseden arkadaşlarımla neden uzun zamandır görüşmediğimi bir kez daha anlamıştım. Ama artık dönülmez bir yola girmiştim. Birkaç günlük bu tatilde orada olmalıydım. Herkes hevesliydi. Gelmiyorum, demek için de güzel ve etkili bir yalan bulamamıştım ilk etapta. Sonuç kaçınılmazdı. Bu yüzden Akdeniz’in sevimli, minimalist koyunda, bir o kadar sevimli(!) insanlarla unutulmaz bir tatil geçirmekten mümkün olduğunca zevk almaya bakmalıydım.

Neden sonra “Aşkım saçmalama, ne çadırı yaa?!” cümlesi yankılandı kulaklarda. Cümlenin sahibi lisede aktif bir siyasi hayatı varken, belki üniversiteyi kazanamamış olmasının, belki de erken evlenmesinin etkisiyle çıtkırıldım bir kadın haline dönüşmüş Evrim’di. Evrim’in aşkım dediği insan ise lisedeki o çılgın mizacını koruyabilmiş olan Toprak’tı. Evrim’le Toprak liseden beri çıkıyorlardı. Geçen sene, Toprak okulu bitirip, askerden de dönünce evlenmişlerdi. Toprak hala aile hayatına uyum sağlayabilmiş sayılmazdı. Festivalden kamplara, konserlerden barlara, durmadan geziyor, içiyor, 30lu yaşlarına yaklaşmış olmasına rağmen kendini hala genç sanıyordu. Evrim lisedeki “komünist kız” halinden çok uzaklaşmıştı. “Ne olsa yeriz, nerde olsa yatarız” diyen, favori mekanı “Kokoreççi Ahmet Usta” olan, ucuz bira satılan köhne mekanlarda takılan Evrim değildi. Toprak’ın bu rahat hallerine hala devam etmesine gıcık oluyordu. Bu yüzdendir ki Toprak’ın “Çadırda kalırız hocam ya ne olacak?” şeklindeki düşüncesine paragrafın ilk cümlesinde bahsettiğim tepkiyle yanıt verdi.

Bertan’ın “Eee sen ne diyorsun abi?” sorusuyla kötü bir uykudan uyanmış gibi oldum. Tüm bakışları üzerimde hissedince “abi” diye hitap etmesine rağmen soruyu bana sorduğunu anladım ve “Ha ben mi?” diye cevap verdim. “Yani… olur bana uyar.” diyerek içlerini biraz olsun rahatlattım. Eğlenceli sohbetlerine devam ettiler. Bense sadece dinledim ve ara sıra gülümsedim. Neyse ki gülmek çok zor bir şey değildi benim için.

Derken tatil günü geldi çattı. Bertan’ın arabasıyla gidecektik. Tabii ki arka koltukta sıkışmaktan pek hazzetmeyen Tuğçe ön tarafa, Bertan’ın yanına oturacaktı. Toprak, Evrim ve ben ise arkadaki yerimizi alacaktık. Yol boyu Toprak’ın mp3 playerından çıkan, kulaklıkla dinlemesine rağmen oldukça net duyulabilen ağır metal parçalarına maruz kalacaktım. Evrim’in bitmek bilmeyen ev hanımı sohbetine katılacaktım. Koltuk döşemelerinden küçük ev aletlerine kadar birçok bilgi edinecektim sayesinde. Tuğçe’nin vızıldayarak Bertan’a iş atmasını seyredecek, Bertan’ın hoşuna gitmesine rağmen ilgilenmiyormuş ayağına yatmasıyla eğlenecektim.

Sonunda odalarımıza yerleşmiştik. Toprak ve Evrim çifti bir odayı, Bertan tek başına ayrı bir odayı işgal etmişti. Bana kalan ise Tuğçe olmuştu. “Ay Bertan ne tatlı olmuş di mi? Gerçi lisede de öyleydi!” şeklindeki Tuğçe vızıldamalarına, sempatik ama en yakınlarım tarafından sahte olduğu anlaşılabilecek gülümsemelerimle “Hıhım” cevabını veriyor ve kitabımı okumaya dönüyordum. Sonra üzülüyordum da biraz. Çok mu eleştirel bir insan olmuştum? Yıllar beni buna mı dönüştürmüştü? Empati yapamalıyım, derken yine Tuğçe’nin salakça bir cümlesine şahit oluyordum ve pişmanlığım anında siliniyordu.

Akşamüzeri yorgunluğumuzu atmak adına, “Biraz uyuyalım, akşam yemekte görüşürüz” diyerek sözleşmiştik. Uykumuzun kapının yumruklanmasıyla bölüneceğini tahmin etmeden dinlenmeye çalıştık biraz. Sonra o ses geldi kapının ardından: “Hadi abi kalkın! Sizi süper bir yere götüreceğim.” Evet doğru tahmin. Bizi uyandıran heyecanlı arkadaşımız Bertan’dı. Tuğçe daha giyinmeden makyajını yapmaya başladı. Ben de bir an önce hazırlanıp odadan dışarıya attım kendimi. Herkes gelince Bertan’ın az önce “süper” diye nitelediği yerin detaylarını dinlemek istedik. “Ormanda mangal yapacağız! İşte sucuklar!” diye bağırdı yine en hevesli ses tonuyla.

Orman gerçekten adını hak ediyordu. Büyük ağaçlardan gökyüzü neredeyse görünmüyordu. Çeşitli bitkiler, kuru dallar, toprak, temiz hava… Aslında süper olmasa da güzel bir yerdi. Sucuk ekmek olayı da fena bir fikir değildi. Keyfim yerine geliyordu. Bu tatili çekilebilir görmeye başlamıştım. Ta ki o yaşlı amcayla karşılaşıncaya kadar…

“Nereye gidiyorsunuz gençler!” diye seslendi bize. Esrarengiz bakışları vardı. Nereden geldiğini de anlamamıştık. Pıt diye önümüzde belirmişti. “İlerde mangal yakacağız dayı.” dedi Bertan. Bertan ve Bertan gibilerin kendi yaş grubuna cinsiyet ayrımı olmaksızın “abi” biraz daha yaşlılara ise “dayı” dediğini böylece öğrenmiş ve benimsemiştim. Dayı, yani yaşlı amca “Yerinizde olsam buralardan çok uzaklaşmazdım.” dedi. Maceraya her zaman açık olan Toprak “Niye?” diye sordu. “O tarafa giden en son grubun bazılarından bir daha haber alınamadı. Onlar da sizin gibi gençlerdi. Tatil matil, heyecan, macera ayağına, yok orman keşfi yapacağız, yok bitkiler, böcekler derken içlerinden iki tane kız kayboldu ve bir daha dönmedi. Diğerleri ise duyduğumuza göre delirmişler.” dedi. “Nasıl kaybolurlar canım? Bir açıklaması olmalı?” diye sordu Tuğçe. Meraklı ve tedirgindi. Yaşlı amca hikayesini tamamladı; “Valla gençler ben bilmem, ezelden beridir bir efsane anlatırlar. Ormanın ilerisinde yaşayan genç bir kadın varmış vakti zamanında. Bir tane ormancıya aşık olmuş. Ormancı ise, kadından daha genç, güzel, çıtı pıtı bir kız olan kardeşine kaptırmış gönlünü. Evlenmişler. O kadınsa kıskançlığından deliye dönmüş ve kardeşini öldürmüş. Sonra da kendini. O gün bu gündür kadının hayaletinin oralarda gezdiğini, civarına gelen genç, güzel ve zayıf kızları öldürüp sakladığını söylerler.”

Bunları duyunca içimden bir oh çektim. Çünkü ne güzeldim, ne zayıftım ne de yeterince gençtim. Biri ölecekse bu kesin Tuğçe olurdu. Aslında Evrim de zayıftı ama kesinlikle Tuğçe kadar güzel değildi. Evet tüm koşulları Tuğçe sağlıyordu. Zaten hepimizden genç görünüyordu. Yıllar onu İbrahim Tatlıses misali, hiç değiştirmemişti. Bir an düşündüklerimden dolayı kendimden utandım. Gıcık da olsa, salak da olsa bahsettiğimiz bir insandı. Elbette ölmesini istemezdim. Zaten böyle efsanelere de inanmazdım. “Boşver amca ya bize bir şey olmaz. Merak etme sen.” diyerek göz kırptım yaşlı amcaya. “Ben ne merak edeceğim be, insanlık yapayım, uyarayım dedim yeğen.” dedi. “Tamam sağol dayı.” diyerek bu konuşmaya noktayı koymak istedi Bertan. “Eyvallah yeğen” deyip yavaşça uzaklaştı amca. “Ya gitmesek mi acaba?” diye sordu Evrim. Toprak sırıtarak, “Korkma hayatım ben varım hıhıhı.” diye yanıtladı ve akabinde “Yaşlı adam bizim dayı ve amca gibi hitaplarımızdan oldukça etkilendi herhalde ondan yeğen dedi bize ehe mehe.” şeklindeki esprime kahkahalarla gülmekle meşgulken, hiçbirimiz yaşlı amcanın arkamızdan garip bakışlarla bize bakıp, kafasını “yazık” anlamında, yavaşça iki yana salladığını görememiştik.

Her manyak arkadaş grubu gibi amcanın sözünü dinlemedik ve bahsettiği yerde, ormanın derinliklerinde, ateş yakacağımız, oturup sohbet edebileceğimiz uygun bir yer bulduk. Toprak sucukları yapmaya başlamıştı bile. Sucuklarımızı yedikten sonra yine her manyak arkadaş grubu gibi korku hikayeleri anlattık birbirimize. Ateş azalmış, hava biraz soğumuştu. Biraz ısınmak adına kuru dal toplayıp ateşi canlandırmak istedik. Ve yine her manyak arkadaş grubunun “Aman ne olacak ya?” mottolu üyesi gibi “Ben giderim.” deyip oradan ayrıldım.

Fark etmeden biraz uzaklaştım yanlarından. Sesleri artık kulağıma gelmiyordu. Yalnızca garip böceklerin ya da kuşların olduğunu tahmin ettiğim bir takım sesler duyuyordum. Orman hakikaten ürkütücü bir havaya bürünmüştü. Birden, biraz ilerde bir çıtırtı duydum ve korkarak yerimden zıpladım. Herhalde bir tavşandı. Ya da sincap. Ya da böyle sevimli bir hayvan olmalıydı. Sonra aynı çıtırtıyı biraz daha yakınımda tekrar duydum. Arkamı döndüğümde karşımda birkaç saat önce gördüğümüz yaşlı amca duruyordu. Deli gözlerle, kıpırdamadan beni seyrediyordu. “A..amca şey ağaç topluyordum ben. Yani dal. Dalları topluyordum. Ağaçları toplayamam tabi öyle değil mi? Heh heh.” gibisinden bir şeyler geveledim. “Size buraya gelmemenizi söylemiştim.” dedi. “Geldik de noldu amca, bi bok olmadı. Oturuyor bizimkiler hala orda.” dedim. Bakışlarında şimşekler çaktı bir anda. “Beeeen kimseyeee hikayesi yalan çıktı dedirtmeeeem!!!” diye bağırdı. Anlaşılan bu amca buranın delisi gibi bir şeydi. Elinde kocaman bir balta vardı. Balta o anda elinde belirmedi, aslında hep vardı ama arkasında tuttuğu için fark edememiştim. Bu kez gerçekten korkmuştum. “Oooldu o zaman…” diyerek sıvışmaya çalışırken “O hikayedeki ormancı vardı ya!” dedi, “O bendim! O deli karı öldürdü sevdiğim kadını. Ben de onu öldürdüm. Hiç acımadım.”

Cevab veremedim. Bunun üzerine ne denebilirdi ki. Bekledim öyle. Belki bizimkiler geç kaldığımı fark eder de gelirler diye düşündüm. Gelmediler. Amca baltayla üzerime doğru koştu. Kaçayım derken ayağım takıldı. Düştüm. Ve amcayı tam tepemde gördüğümde, balta hızla yüzüme doğru yaklaşırken, son bir çabayla “Dur amca! Neden? Neden ben? Ne güzelim ne zayıfım. Neden hikayene uygun hareket etmiyorsun madem?” diye sordum. “Hiç film izlemiyor musun sen yeğen? Korku filmlerinde ilk ölecek olan hep gözlüklü ve şişmanlardır!” dedi. Amcanın Hollywood’a olan ilgisine şaşıramadan baltayı boğazımda hissettim. Yanımdaki yaprakların aslında kırmızı olduğunu bildiğim fakat gece olmasından mütevellit siyah gibi görünen kanımla boyandığını gördüm. Ve öldüm.


4 Eylül 2010 Cumartesi

4

4 ay oldu bugün. Sen, 'benim için, senli zamanlarımın başlangıcının, senin düşündüğünden 2 gün sonra' olduğunu söylesen de bugün 4 ay oldu. Sevgili olmadığımızı sandığım o 2 gün boyunca ben hep seni düşündüm çünkü. “Benim olsa keşke” diye hayal ettim. Benimmişsin, sonra öğrendim ama benim hayatım da Mayıs’ın 4ünde değişti. Hatta daha başa gitsek, Nisan’ın 26'sı da diyebilirim. 21 Mart bile sayabilirim her şeyin başlangıcını. Tek bir dokunuşunla hayatımı ne denli renklendirdiğinin belki farkında değilsindir. Öyle boktan bir günde, öyle alakasız bir konuyla yüzümü güldürmüş olduğundan haberin yoktur belki. Henüz hiçbir şey yokken, olacağına ihtimal bile vermeyeceğimiz bir zamanda bile gülümsememe sebep olabildiğini bilmiyorsundur. Bil işte. Şimdiye dek yaşamadığım güzelliklerle dolu 4 ay geçti. Hala ilk günkü gibiyim. İlk günü hangisi kabul edersen et, öyleyim.

Hala saat kulesinin altındaki gibi çarpıyor kalbim. Sana bakıp kaçırıyorum gözlerimi. Utanıyorum bazen. Yanaklarım kızarıyor “Seni seviyorum” derken.

4 ay önce tamamen yabancı biriyken şimdi hayatımın tamamı olman çok garip. Çok garip ama çok güzel. Öyle mutluyum ki seninle ne söylesem az kalıyor. Kendimi tekrar ediyorum bir yerden sonra ama beni anladığını biliyorum. Hatta öyle benimsin ki artık hiçbir şey söylemesem de anlıyorsun gibi geliyor. Ne düşündüğümü biliyorsun gibi. Bildiğinden eminim çoğu zaman. “Yok bir şey.” desem de var olduğu konusunda ısrar edip çözüyorsun dilimi.

Ama işte, yine öyle oluyor sanıyorken, “Sarı” derken aslında “Mor”u kastettiğimi anlıyorsun diye düşünürken, öyle olamama ihtimali de olabileceğini gördüm bugün. Bazen “Bak bu kez Mor diyorum.” diye açıklamam gerektiğini anladım. Alt yazılı konuşmak gibi işte.

Haklısın. Tüm söylediklerin doğru. İçimin sıkılmasının, moralimin bozulmasının, dayanılmaz ruh halimin dışavurumu olan ters tepkilerimi sen haketmiyorsun. Sen, beni iyileştiren, beni battığım tüm o saçmalıklardan çıkaransın. Sen olmamalısın bu çekilmezliklerime katlanmak zorunda olan. Olmayacaksın da artık. Söz veriyorum. Duvardaki örümceğe küfredeceğim mesela. Yeterince soğutmayan buzdolabına bağıracağım. Apartman kapısını açık bulunca içeri damlayan dilenciye “Ne var?” diyeceğim. Siyah pantolonumun üstüne yatıp tüy yapan Şeker miyavlayınca “Hı?” diye cevap vereceğim. Daha önce ne yaptığımı söylediğim halde “Napıyorsun?” diye soran herhangi birisine “Söyledim ya!” diyeceğim. Sana değil. Sen duymayacaksın artık bunları.

Çok seviyorum seni. Çok seviyor olmanın bazen yetmeyeceğini de bugün öğrendim. Çok seviyor olmak değil, çok sevdiğimi ifade edecek kelimeler yetmesin isterdim sadece ama bir yerden sonra sorgulamalar başlıyor işte. Her ilişkinin geçmesi gereken yollar herhalde bunlar. Bilerek olmuyor belki. Oraya çekiyor olaylar. Elimizde olmadan. Sorgularken canın yanıyor, sorgulandığını görünce için acıyor bazen ama geçip gidiyor. Mutluluk hep ağır basıyor. En azından benim tarafımdan bakınca… beni seviyor olman, unutturuyor her şeyi. Umarım senin için de hala öyledir.

Hayatımın tamamısın dedim ya, bu hiç azalmasın istiyorum. Hep öyle kal nolur. Her saçma sorun sonrasında azalan sabrının yerini dolduruvereyim hemen.

Sen bildiğim her şeysin. Gidersen ormandan şehre inmiş King Kong gibi kalırım ortalıkta. Gitme nolur. 4 ay, 4 yıl, 4 yüzyıl, 4 bin yıl sonra da, bu dünyada, uzayda, herhangi bir gezegende, paralel evrende, geçmiş zamanda, şimdiki zamanda, gelecek zamanda hep benimle ol.

Hep.

Özür dilerim.

Her Gün Bir Yeni Üniversite Mezunu İşsiz Durum Tespiti

Tespit No.3:


Eylül gelince, yeni dönemin başlamak üzere olduğunu ama artık okula gidemeyeceğini fark etmenin dayanılmaz hafifliği.

29 Ağustos 2010 Pazar

ESS-EYS


Bugün bir kadın ve kızını gördüm durakta otobüs beklerken. “Evet durakta otobüs beklenir zaten” dediğinizi duyar gibiyim. Dikkati ona değil anne ve kıza çekmek istedim oysa ki. Kız 13-14 yaşlarında ergenliğin en sevimsiz dönemindeydi. Anne ise kategorize etmek istemem ama çok görgülü birine benzemiyordu. Nitekim birkaç saniye sonra, ilk bakışta oluşan bu fikrimi bir hayli doğruladılar. Kız nedenini bilmediğim bir durumdan dolayı annesine bağırarak küfür ederken, annesi buna kızın vücudunun çeşitli yerlerine denk gelen ayarsız tokatlarıyla cevap verdi.

O an düşündüm ki, herkes anne olmamalı. Anneden ziyade ebeveyn olmamalı. Anne ya da baba sıfatı insanlara kolaylıkla verilmemeli. Bunun üzerine derin düşüncelere dalmışken aklımda bir şimşek, yok yok bir roket, yok yok bir ışık, yok yok bir florasan parlayıverdi. Önüne geleni anne-baba yapmamak, yerli yersiz üremeyi engellemek için bir uygulama oluşturdum kendimce: ESS. Ebeveyn Seçme Sınavı. Öyle durduğuna bakmayın bunun bir de ikinci aşaması var. O da EYS.

Bu uygulamanın ilk ayağında yeni evlenen çiftlerin ebeveyn olmaya uygun olup olmadıkları ölçülebilir diye düşündüm. Öyle sorular hazırlanır ki gerçekten zeki, duyarlı, anlayışlı, saygılı ebeveynler belirlenir ve böylece bu kişilerin kendileri gibi bireyler yetiştirebilme ihtimali artar. Belirli bir limiti geçemeyenlerse hazırlanıp bir sonraki seneye tekrar deneyebilirler. Böylece cahil insanlar pıt diye çocuk doğurmanın marifet olmadığını, bunun büyük özveri, zeka, eğitim, görgü, bilgi, duyarlılık gerektirdiğini, bunların hepsini taşıyor olmanın da yeterli olmadığını, kendilerini geliştirmeleri gerektiğini bir nebze olsun anlayabilir.

Peki ebeveyn adaylarından biri limiti geçerken diğeri kalıyorsa ne olacak? Bu durumda çifte bir yıl daha hak tanınacak. Eşit kapasiteye ulaşıp, ÇYL’yi(Çocuk yapabilme limiti) geçtikleri zaman çocuk yapabilme hakkını kazanacaklar. Kapasitesi düşük olan ebeveyn adayı bir yıl sonra da kendini geliştiremezse çiftimiz hükmen boşanmış sayılacak ve kapasitesi yüksek olan ebeveyn adayına kendine daha uygun bir başka ebeveyn adayı bulunacak. Bu adayı bulma işlemine de EYS, Ebeveyn Yerleştirme Sınavı denilecek.

Sistem oturduğunda çiftler evlenmeden önce bu sınavlara tabi tutulacak ve buna bağlı hükmen boşanmaların da böylece önüne geçilecek.

Hiç aşk, maşk ayağı yapmayın. “Ya birbirlerini çok seviyorlarsa, eşit kapasiteye sahip değil ama aşıklarsa?” diye sormayın. Gerçekten aşık olan çalışır yapar.

Bence hayata geçse çok işe yarar. Zeki insanlardan zeki çocuklar çıkar. Böylece toplumca IQ seviyemiz artar. Kimbilir belki gelişmiş bir toplum haline bile dönüşebiliriz. Fikri olan ve bunu geliştirmek isteyen bana ulaşsın. Şaka şaka ulaşmasa da olur.

Haydi Türkiye! Daha çekilebilir bir gelecek için: ESS-EYS!!!

28 Ağustos 2010 Cumartesi

Her Gün Bir Yeni Üniversite Mezunu İşsiz Durum Tespiti

Tespit No.2:


Zaman kaybı dizileri, adına uygun olarak, sırf zaman kaybetmek için izlemek.

26 Ağustos 2010 Perşembe

Her Gün Bir Yeni Üniversite Mezunu İşsiz Durum Tespiti

Tespit No.1:


Çamaşır suyu kokan eller.

25 Ağustos 2010 Çarşamba

Nebileyimben

Burayı ilk oluşturmaya başladığımda amacım daha önce oraya buraya saçılmış yazılarımı bir yerde toparlamak, saçma fikirlerimi paylaşmak, komik hikayelerime devam etmek, aklıma eseni kelimelere dökmek, ruh halimi biraz olsun yansıtmaktı. Şimdi öyle bir ruh hali içindeyim ki ne ben yazayım ne siz okuyun.

Bir zamandır uykusuzluk çekiyorum eski günlerdeki gibi. Sonra… durmadan dizi izliyorum falan. Üniversiteden yeni mezun olmuş, henüz bir baltaya sap olamamış, asosyal Selim gibiyim. (Bkz. Önceki hikayelerden birisi.)

İnsanlarla bir araya gelmeyegöreyim. İlk soruları “Eee iş durumları noldu?” oluyor. Samimiyetsiz alaka silsilesi. Keşke herkes sıradan insanlar gibi -laf olsun diye- sadece “Nasılsın?” sorusunu sorsa. Gerçekten daha çekilebilir olurdu. İyiyim de geç. İyi değilsen de iyiyim de. Kötüyüm dersen yine bir diğer samimiyetsiz tepki “Aa noldu, neyin var?” gelecek çünkü. Neyse işte.

Benim hangi iş görüşmelerinde bulunduğum, nerelere başvurduğum, nerelerden red cevabı aldığım, hangi sınavdan kaç puan aldığım, yüksek lisansta ne yapacağım gerçekten ilgilendiriyor mu birini? Hayır. Evet kim okuyorsa şu an onu da ilgilendirmiyor. Belki şu an “Ayh çişim geldi.” diye düşünüyorsun. İnan bana senin için her şeyden daha mühim bu.

Zaten mutsuzum. Zaten zor geliyor her şey. Zaten çekemiyorum kuru gürültüleri. Daha fazlası olmasın istiyorum çok mu?

Yalnız mıyım, diyorum bazen, değilim aslında. İstesem yoğun da geçebilir günlerim. İstemiyorum işte sıkıntı orda. Hiçbir şey yapmak gelmiyor içimden. Evden dışarı çıkmak istemiyorum.

Sabah kalkıyorum. Kahvaltı ediyorum biraz. En sevdiğim öğün olmasına rağmen geçiştiriyorum. Zaten bütün gece uyuyamamış olduğumdan başım ağrıyarak uyanıyorum. Sonra kitap oku, dizi izle derken öğlen oluyor. Yine benzer şeyleri yaparak geçiriyorum günü. Akşam annem geliyor. İki laflıyoruz. İş yerinde ne olduğunu anlatıyor. Bana “Sen ne yaptın?” diye soruyor. “Hiç” diyorum. Sonra bir şeyler daha yapıyorum işte zaman geçirecek. Sıradan şeyler. Arayan olursa ilkinde açmıyorum. İkincisinde, belki önemlidir diye cevaplıyorum telefonları. Sonra akşam oluyor. Sonra gece. Akşamın da gecenin de gündüzden farkı olmuyor. Öyle geçiyor dakikalar. Uyumaya çalışıyorum. Olmuyor. Güneşin doğuşunu görebileceğim bir yere bakmıyor pencerem. Havanın yavaş yavaş siyahtan laciverte, lacivertten maviye doğru dönüşmesinden anlıyorum bunu. Başucu lambamı söndürebileceğim aydınlığa ulaşınca odam, gözlerimi kapatmaya çalışıyorum. Kedim sesleniyor bu kez. Mamasını veriyorum. Dönüyorum yatağıma. Ve dahi dönüyorum yatağımda. Uyumaya çalışıyorum. Olmuyor. Sonra, çok sonra sızıyorum bir şekilde. Birkaç saatlik uykudan sonra dünün neredeyse aynısı bir güne daha başlıyorum.

Böyle geçiyor zaman. Ruh halim nasıl ben de bilmiyorum. O yüzdendir ki anlatamıyorum. O yüzdendir ki artık çok fazla yazamıyorum.

Template by:
Free Blog Templates