8 Şubat 2010 Pazartesi

Oyun

Sabahları kahve içmeden kendine gelemeyenlerdendi. Yataktan çıkar çıkmaz saçlarını karıştırarak mutfağa doğru giderdi. Geç yattığından dolayı uykusunu alamadığını belli eden yarı açık gözleriyle etrafa bakar, el yordamıyla bulduğu cezveye su doldurur, siyah büyük fincanına dolu dolu iki kaşık kahvesini koyardı.

O günün gazetelerine göz atarken yudumlardı kahvesini. Hala sadece gazete okuyan ender insanlardandı. Feridun’un evinde televizyon yoktu. Yaratıcılığını engellediğini düşünüyordu. Bilgisayar da kullanmazdı mesela. Yazmak için babasının armağan ettiği o değerli dolma kalemi kullanırdı. Çocukken babasını gözlerindeki kocaman şaşkınlıkla izlerdi. Kalemi tutuşunu, güzel yazısını, beyaz kağıt üzerindeki tombul ellerinin duruş açısını bile kazımıştı hafızasına. Şimdi o kalemi her eline alışında o anılar uyanıyordu. Onun ince, kemikli ellerine o kadar yakışmıyordu babasının kalemi ama yine de en güzel eserlerini onunla yazmıştı.

Son zamanlarda büyük bir boşluk içindeydi Feridun. Yazmakta olduğu romanı yarıda kalmıştı. Nasıl devam edeceğini, nasıl bitireceğini bilmiyordu. Eklediği hiçbir kelime içine sinmiyordu, sayfalarca yazdığı o kağıtları çöpe atarken içi acıyordu. Ama o gün bir şeyler hissetmişti. Bir kıpırtı içinde… Cümleler beyninde salınıyordu. Kahvesinin sonuna yaklaşırken bu salınmalar orta büyüklükte bir deprem haline dönüştü. Kağıtları onu çağırıyordu. Boş, beyaz kağıtları, dolmak için sabırsızlanıyorlardı.

Hızlı adımlarla masasına doğru yöneldi, daha oturmadan kalemi aldı eline. Gözlerini kapattı, derin bir nefes alıp başladı yazmaya.

Yazdı, yazdı… bütün gün, bütün gece… Hiçbir şey yemedi. Sadece kahvesini tazelemek için kalktı yerinden.

Sabaha karşı artık bileğini oynatamayacak hale gelince bıraktı yazmayı. Romanı epey ilerlemişti. Tüm sayfalarına şöyle bir baktı. Ufak hatalar, karalamalar, yanlış cümleler, betimlemeler çarptı gözüne. Ellemedi. Düzeltmeleri her zaman sonraya bırakırdı. Bir annenin bebeğine bakarkenki hayranlığıyla bakıyordu yazdıklarına, öyle sakınıyordu. Hatasıyla, güzelliğiyle, çirkinliğiyle onundu. Onun bir parçasıydı.

Günlerdir yaşadığı o boşluğun, değersizliğin ağırlığı sonunda bedenini terk etmişti. Sonsuz bir huzurla, rahat bir uykuya gözlerini kapamıştı.

Ertesi güne çok da değişik bir şekilde başlamadı Feridun. Yine kahvesini yapmaya gitti ilk olarak. Gazetelerini okudu. Bir önceki günden farklı olarak güzel bir duş aldı, uzun zaman sonra ilk kez kahvaltı etti. Romanında sona yaklaşmış olmanın verdiği rahatlıkla biraz kitap okudu. Kapı çaldı o sırada. Bir süre kalkamadı yerinden. Nedenini bilmiyordu ama kalkması gerektiği halde bir şey onu tutuyor gibiydi. Gelenin postacı olabileceğini kapının ikinci kez çalınmış olmasından tahmin eden Feridun aniden kalkıp kapıyı açtı. Kapıya bırakılmış olan faturaları görünce tahmininde yanılmadığını anladı. Çok incelemeden bıraktı sehpanın üstüne. Aklı romanındaydı.

Dün yazdıklarını düzeltmesi gerekiyordu. Masasına gitti ve gördüklerine inanamadı.

Yazdığı hiçbir şey yoktu. İşte birkaç gün önce karaladığı son kelimeler oradaydı. O tıkandığı, yazamamaya başladığı güne kadar olanlar… Oysa dün yazdıkları? Onca yaratıcılık, onca uykusuzluk? Neredeydi emekleri? Kabus olmalıydı bu, hala uyuyordu belki. Tekrar elini yüzünü yıkayıp geri döndü. Yoktu işte. Boğazında düğümlendi bir şeyler, uzun yıllar sonra ilk defa gözleri doldu. Dizlerinin bağı çözülürken usulca bıraktı kendini koltuğa. Anlayamıyordu. Küfür etmek, bağırmak, çağırmak istiyordu ama kalakaldı oturduğu yerde. Çaresizce pencereden dışarı, yağan kara baktı…

1 gün önce…

Minik Pınar, annesine “Okula gitmese daha iyi olacak.” diye düşündürecek kadar hastaydı o gün. Sabahleyin canı bir şey yemek istememiş, normalde severek içtiği ballı sütünün yarısını zorla bitirmişti.

Annesi telaşlanmıştı, zorunda kalmadıkça yanında ayrılmıyordu küçük kızının. Babasının birkaç gün önce doğumgününde hediye ettiği hikaye kitaplarından birini okumasını istedi Pınar, annesi kırmadı. Bu sırada tekrar uyuyakaldı. Annesi ateşini yokladı kızının. Yok gibiydi. Biraz olsun rahatlayarak ayrıldı kızının yanından.

Pınar birkaç saat sonra uyandığında kendini daha iyi hissediyordu. Birazcık çorba da içince enerjisi yerine geldi. Annesinden çok sevdiği bilgisayar oyununu oynamak için izin istedi. Kurallar konusunda oldukça katı olmasına rağmen izin verdi annesi. Kırmak istemedi kızını. Hastaydı, biraz şımarıklık yapmak hakkıydı.

Pınar bilgisayarı açtı. Birkaç gündür oynadığı o simülasyon oyununu başlattı. Çeşitli karakterler yaratıp, günlük yaşamlarını yönettiğiniz eğlenceli oyunlardan biriydi. Son günlerde kalabalık aileler kurmak yerine dedesinin adını koyduğu o karakteri yönlendirmekteydi. Feridun’u. Karnını doyuruyor, uyutuyor, eğlendiriyordu onu. Müthiş zevk alıyordu sürekli aynı şeyleri yapmasına rağmen. Sanal parası yetmediği için televizyon gibi şeyler alamamıştı evine ama karakteri kitap okuyarak da mutlu oluyordu. Zaman geçsin diye bir şeyler yazdırmak istedi Feridun’a. Bir tıkla Feridun yazmaya başladı. O esnada gözü televizyona takıldı Pınar’ın. Sevdiği çizgi film başladı ve telaşla bilgisayarını öylece bıraktı.

Annesi bu durumu görünce kendi kendine söylendi. Sesini duyuramadı Pınar’a. Zira Pınar annesini duyacak durumda değildi. Masum bir merakla izliyordu televizyonu. Annesi “Şunu açtığın gibi kapatmayı da öğren!” diye yüksek sesle tekrarlayınca, Pınar’dan bir “Hıhı…” sesi çıktı. Çizgi filmin en heyecanlı yerini kaçırmamak için, oyunu falan düşünmeyip bilgisayarı kapattı ve koşarak yerine döndü. Tam da o anda, Pınar’ın karakteri, Feridun, ekranda tekrar belirdiği zaman her şeyin kaybolup, başa sarmış olacağını bilmeden, masasında, önündeki kağıtlara hızla bir şeyler karalıyordu.


08.02.2010

1 Maruzatım olacak:

İ.Özdemir dedi ki...

yazma böyle şeyler yav. korkutma insanı :)

Template by:
Free Blog Templates