25 Ağustos 2010 Çarşamba

Nebileyimben

Burayı ilk oluşturmaya başladığımda amacım daha önce oraya buraya saçılmış yazılarımı bir yerde toparlamak, saçma fikirlerimi paylaşmak, komik hikayelerime devam etmek, aklıma eseni kelimelere dökmek, ruh halimi biraz olsun yansıtmaktı. Şimdi öyle bir ruh hali içindeyim ki ne ben yazayım ne siz okuyun.

Bir zamandır uykusuzluk çekiyorum eski günlerdeki gibi. Sonra… durmadan dizi izliyorum falan. Üniversiteden yeni mezun olmuş, henüz bir baltaya sap olamamış, asosyal Selim gibiyim. (Bkz. Önceki hikayelerden birisi.)

İnsanlarla bir araya gelmeyegöreyim. İlk soruları “Eee iş durumları noldu?” oluyor. Samimiyetsiz alaka silsilesi. Keşke herkes sıradan insanlar gibi -laf olsun diye- sadece “Nasılsın?” sorusunu sorsa. Gerçekten daha çekilebilir olurdu. İyiyim de geç. İyi değilsen de iyiyim de. Kötüyüm dersen yine bir diğer samimiyetsiz tepki “Aa noldu, neyin var?” gelecek çünkü. Neyse işte.

Benim hangi iş görüşmelerinde bulunduğum, nerelere başvurduğum, nerelerden red cevabı aldığım, hangi sınavdan kaç puan aldığım, yüksek lisansta ne yapacağım gerçekten ilgilendiriyor mu birini? Hayır. Evet kim okuyorsa şu an onu da ilgilendirmiyor. Belki şu an “Ayh çişim geldi.” diye düşünüyorsun. İnan bana senin için her şeyden daha mühim bu.

Zaten mutsuzum. Zaten zor geliyor her şey. Zaten çekemiyorum kuru gürültüleri. Daha fazlası olmasın istiyorum çok mu?

Yalnız mıyım, diyorum bazen, değilim aslında. İstesem yoğun da geçebilir günlerim. İstemiyorum işte sıkıntı orda. Hiçbir şey yapmak gelmiyor içimden. Evden dışarı çıkmak istemiyorum.

Sabah kalkıyorum. Kahvaltı ediyorum biraz. En sevdiğim öğün olmasına rağmen geçiştiriyorum. Zaten bütün gece uyuyamamış olduğumdan başım ağrıyarak uyanıyorum. Sonra kitap oku, dizi izle derken öğlen oluyor. Yine benzer şeyleri yaparak geçiriyorum günü. Akşam annem geliyor. İki laflıyoruz. İş yerinde ne olduğunu anlatıyor. Bana “Sen ne yaptın?” diye soruyor. “Hiç” diyorum. Sonra bir şeyler daha yapıyorum işte zaman geçirecek. Sıradan şeyler. Arayan olursa ilkinde açmıyorum. İkincisinde, belki önemlidir diye cevaplıyorum telefonları. Sonra akşam oluyor. Sonra gece. Akşamın da gecenin de gündüzden farkı olmuyor. Öyle geçiyor dakikalar. Uyumaya çalışıyorum. Olmuyor. Güneşin doğuşunu görebileceğim bir yere bakmıyor pencerem. Havanın yavaş yavaş siyahtan laciverte, lacivertten maviye doğru dönüşmesinden anlıyorum bunu. Başucu lambamı söndürebileceğim aydınlığa ulaşınca odam, gözlerimi kapatmaya çalışıyorum. Kedim sesleniyor bu kez. Mamasını veriyorum. Dönüyorum yatağıma. Ve dahi dönüyorum yatağımda. Uyumaya çalışıyorum. Olmuyor. Sonra, çok sonra sızıyorum bir şekilde. Birkaç saatlik uykudan sonra dünün neredeyse aynısı bir güne daha başlıyorum.

Böyle geçiyor zaman. Ruh halim nasıl ben de bilmiyorum. O yüzdendir ki anlatamıyorum. O yüzdendir ki artık çok fazla yazamıyorum.

22 Ağustos 2010 Pazar

Of!

Hayata dair kalan tek umudum da çok uzaklara gitti. Giderken arkasından bakmak, epey açık bir yaranın, zorla, ince ince uğraşılarak dikilmiş iplerinin, zamanından önce tek tek çekilerek koparılması gibiydi.

Acıyor. Ne kadar bastırsam da kanıyor artarak.

Eksildim.

Özledim.

Evet gelecek. Geleceğim, dedi. Sözünü tutar, eminim ama

Gelene kadar günler nasıl geçecek bilmiyorum.


3 Ağustos 2010 Salı

Aaa bak bu yazı ne güzelmiş!

Bazen, daha önce kendime ya da başkalarına yarattığım gerginliklerin artık mutluluk sebebi haline dönüşmesi garip mi, diye düşünüyorum. Eskiden çekemediğim şeylerin şimdi güzel gelmesi, hatta hoşuma bile gitmesi o şeylerin aslında çok da problem edilecek şeyler olmadığından mı, zamanla değişmiş olduğumdan mı, yoksa o sevimli gülümsemenin daha önce başıma gelmiş her şeyi unutturmasından mı mütevellit olduğunu bilmiyorum. Bilmesem de olur, çok da sorgulamıyorum.

Duyarsızlıklarımın giderek yok olduğunu görmem benim için büyük bir gelişme. Başkaları için “Amaaaan” derken eskiden şimdi onun üzerine titremek, genel geçer ilişki kurallarını takmadan üstüne düşmek, onunla ilgilenmek, hayatımın merkezi yapmak öyle değişik ve hoş ki, yorulmuyorum. Aksine, kendimi dinlenmiş hissediyorum.

Otu boku sorun ettiğim günler geride kalmış meğersem. Birine köstek olmadan, bunaltmadan onun yanında olabilmek güzelmiş. Bunaltılmadığını bilmek de ayrı bir huzur kaynağıymış.

“Telefonunu duy!” cümlesine eskiden “Bana böyle emir verme!” cevabını verecek biriyken, “Tamam bitanem.” diye yanıtlamak ve yanıtlarken üzerimde hiç baskı hissetmemek ve o cümlenin aslında despot bir havayla söylenmediğini bilmek güzelmiş. Birini üzmek eskiden bir şey hissettirmezken artık o benim yüzümden üzüldüğünde canımın acıdığını fark etmek ve bir daha yapmamak için özen göstermek, onun için bir şeyler yapmaya çalışmak güzelmiş. Kaybetme korkusuyla yaşamak eskiden yapmak istemediğim şeyler yaptırırken artık korkumun derinde kalması, yerini tarifsiz bir eminliğin alması, birine hesapsızca güvenmek ve güvenildiğini bilmek güzelmiş. Biriyle ilgilenmek boğmazmış insanı. Aksine onun tüm bu ilgini, çabanı hak eden birisi olduğunu bilmek ve en az gösterdiğin kadar ilgi görmek güzelmiş. Birinin sorunlarını dinlemek, yardım etmeye çalışmak, edemesen de fikir vermeyi denemek sıkıcı bir şey değilmiş ve dahi bir sorunum olduğunda onun da benim için pervane olacağından emin olmak güzelmiş. Tek bir sözü, şakası, gülümsemesi iyi hissetmem için yeterliymiş. Sesini duymak güzelmiş.

Ona tavlada yenilmek bile güzelmiş.

İyi ki benimmiş. Benim olduğunu ve hep benim kalacağını bilmek, artık eksik hissetmemek, birine ait olmak güzelmiş.

Hayatım onunla güzelmiş.

1 Ağustos 2010 Pazar

Bardakta Mısır


Kapıyı iki kez tıklattı. Yanıt gelmedi. Tekrar, ısrarlı olduğunu belirtircesine, üç kez daha tıklattı, kulağını kapıya dayadı. İçeriden gelebilecek sesleri duymayı bekledi, duyamadı. Kapının koluna gitti eli. Yavaşça açmaya çalıştı ve kilitli olduğunu gördü. Bu an Türkçe dublajlı bir Amerikan aksiyon filminin heyecanlı bir sahnesi olsaydı, orijinal hali yerine, tok bir Tamer Karadağlı sesiyle “Kahretsin!” duyulması muhtemel bir küfrü sarfetti.

Başarılı bir dedektif olan Korkut o adamı derhal bulmalıydı. Ülke çapında hızla yayılan o virüsten insanları kurtarabilecek tek insan oydu. Johnny Muhsin Talker’dı. Korkut, bu davayı soruşturmaya başlayalı beri adamla ilgili her şeyi araştırmıştı. Adının Johnny olduğuna bakmayın. Baba tarafı öz be öz Türktü. Kayseriliydiler. Annesi ise Amerikan asıllıydı. Bir yandan Amerikan diğer yandan asıllı ne kadar olunabiliyorsa o kadar Amerikan asıllıydı. Johnny Muhsin ülkenin en zengin, en ünlü, en zeki adamlarından biriydi. 4 masterı, 3 doktorası vardı. Bir kaç tane de lisans macerasına sahipti. Önce veterinerlik kazanmış, ilk sene çok çalışıp notlarını yüksek tutup yatay geçişle işletme bölümüne geçmişti. İşletme bölümünün insanları işletmekten ibaret olduğunu sanan Johnny Muhsin, telefon aracılığıyla arkadaşlarını işletme denemelerinin süregelen başarısızlığından sonra orayı da bırakıp genetik mühendisliği okumaya karar vermişti. Aynı zamanda özel bir üniversitede konservatuvar da okumuştu. Neyse böyle acayip bir insandı işte.

Johnny Muhsin son dönemde devletin gizlice yürüttüğü genetiği değiştirilmiş organizmalarla ilgi bir projede danışmanlık yapmaktaydı. Taa ki projede çalışmakta olan bir stajyerin küçük bir dalgınlığı sonucu bardakta satılan mısırları inceledikleri o platformda kısa devre olup da büyük bir patlama gerçekleşene kadar. Bu patlamayla ortaya çıkan o virüs yüzünden çevredeki tüm insanların genetiği değişmişti. Renkleri sararmış, ten kokuları bardakta mısır kokusuna dönüşmüştü. Yanınızda yürüyen insan boyutlarında koca bir bardak mısır olduğunu hayal edin. İşte öyleydi. Ve bu virüs akıl almaz bir hızla büyüyüp dağılıyordu. Bu kadar hızlı olmasının nedeni kahkaha yoluyla insandan insana bulaşmasıydı. Genetiği değişmiş bir insan ne zaman bir kahkaha atsa etrafındaki genetiği değişmemiş en yakın insanın da genetiği değişiveriyordu.

Devlet önlem almak adına ülkedeki tüm komikleri 87. bölge adını verdikleri yerde, tüm gülmeye meyilli insanları 91. bölgede karantina altına aldı. Arada kalan bölgelerin akıbeti hiç bilinemedi. Cem Yılmaz videoları yasaklandı. Akıllı Tv izleyen emekli babalara ağır yaptırımlar uygulandı. Yiğit Özgür’ün karikatürleri imha edildi. Umut Sarıkaya yazı yazmadı. Çok da şakalı olmayan hikayeler anlatıp kendi çaplarında kahkahalar atan ebeveynler için de yeni bir ceza yönetmeliği çıkarıldı.

Kısa bir süre içinde tam bir kaos ve ciddiyet hakim hale gelmişti ülkede.

Tabi bu durumda dedikodular da hızla yayılmıştı. Johnny Muhsin’in bu işi çözebileceği, virüsün panzehirinin ne olduğunu bildiği cümleleri kulaktan kulağa dolaşıyordu. Ancak patlamanın hemen ardından Johnny Muhsin ortadan kaybolmuştu. İşte bu yüzden devlet onu bulması için dedektif Korkut’u görevlendirmişti. Fakat her gittiği kapıdan eli boş dönmüştü Korkut. Sanki adam yer yarılmış da içine girmişti.

Korkut birkaç gün sonra daha sağlam bir istihbarat aldı. Johnny Muhsin emekli asker olan babası sayesinde girebildiği orduevlerinden birinde 1 liraya 50lik bira içerken görülmüştü. Derhal tüm takım taklavatı toplayıp orduevine gitti ama askeri kimliği olmadığı için onu içeri almadılar. O da gece gündüz demedi kapının önünde bekledi. Nasıl olsa Johnny Muhsin bir şekilde dışarı çıkacaktı. Sonsuza kadar orada kalamazdı.

Nitekim düşündüğü gibi de oldu. Johnny Muhsin, anlam veremeyeceğiniz bir gizlilik içinde, kafasında fötr şapka ve gözlükleriyle kapıdan çıktığı andan itibaren Korkut tarafından izlenmeye başladı. Taksiye dur anlamında el hareketi yaparkenki tedirgin halleri gözden kaçmıyordu. Korkut da arabasını çalıştırdı. Kalkarken debriyajdan ayağını hızla çektiği için araba stop etti. Ve dahi Starbucks’dan aldığı kahvesini de döktü üzerine. Biraz yandı ama yine de öndeki taksiyi takip etmeliydi.

Taksi köhne bir binanın önünde durdu. Johnny Muhsin hızla binaya girdi. Korkut onu iş üstünde yakalayabilmek için biraz bekledi. Sonra silahını çıkararak içeri girmeye koyuldu. Mekan labirent gibiydi bir kapı diğerini açıyor, merdivenler durmadan dönerek bodrum kata doğru iniyordu.

Açtığı kapının son kapı olduğunu bilmeden ama öyleymişçesine bir heyecanla kolu çevirdi. Gördüğü manzara karşısında adeta nutku tutulmuştu Korkut’un. Bu anı daha iyi anlamanız için biraz susuyorum…

Hıh devam edebiliriz.

Karşısındaki görüntü Facebook’ta falan rastlayacağınız “15 saniye izleyen kustu” şeklindeki videolardan belki daha iğrençti. En az görüntü kadar iğrenç olan bir başka şey de ortamdaki kokuydu. Çürümüş bardakta mısır kokusu. Yanınızda insan büyüklüğünde dev bardakta mısır olduğunu ve bunların günlerce bekleyip çürümüş olduğunu hayal edin. İşte öyleydi.

Genetiği değişmiş insanlar, bardak mısıra dönüşmüş ve cansız bedenleriyle yerlerde, eski, derisi aşınmış koltuklarda yatmaktaydı. Johnny Muhsin Talker kendinden geçmiş bir şekilde bir tane insanın ayak parmaklarını koparıp iştahla yiyordu.

O kadar dalmıştı ki, Korkut’un ilk “Ehem ehem” efektini duymadı. İkinci kez daha yüksek sesle “Ehem ehem” dedi. Kaygıyla arkasına dönüp baktı Johnny Muhsin. Dedektif en az adı kadar korkutmuştu yaşlı adamı. Gözlerindeki gerilim okunabiliyordu. “Durun. Tutuklusunuz.” dedi Korkut soğukkanlılıkla. Johnny Muhsin çaresiz uzattı bileklerini. Kelepçe zayıf bileklerinde ağırlaşmıştı.

Korkut “Neden yaptınız bunu? Biz sizden çare umuyorduk. Bu sorunu çözersiniz sanıyorduk. Ha konuşmama hakkına sahipsiniz tabi. Ama neden? Anlam veremiyorum? Neden?” Diye sordu. Johnny Muhsin “Ne yapayım bardakta mısırı çok seviyordum. Dayanamadım. Onlar yanımda yürüdükçe hepsini yiyesim geliyordu. Sonunda dayanamadım yedim zaten. Onların bu kusurlu hallerinden faydalandım. Ama çok lezzetli ya. Pişmanım tabi de yine olsa yine yerim heralde. Öyle kokmasınlar onlar da banane!” dedi. Korkut şoke olmuştu. Bu nasıl bir rahatlıktı böyle. Bu kadar zeki, zengin, görgülü bir adam nasıl olup da insan yiyebiliyordu? Bardakta mısır renginde ve kokusunda olsalar da insan insandı. “Peki gerçekten virüsün yayılmasını nasıl önleyeceğimizi biliyor musunuz?” diye sordu. Johnny Muhsin “Elbette bunun tek bir yolu var. O da bir şişe zeytinyağına bir litre kola döküp karıştırıp onunla yıkanmanız. Böylece tüm virüslerden arınmış olacak insanlar.” diye cevap verdi. “Tabi bu bilgiyi hep sakladım. İştahıma, pisboğazlığıma yenik düştüm. Affedin.” Diye ekledi. “Buna mahkeme karar verecek.” dedi Korkut. Johnny Muhsin’in kolundan tutarak yavaşça dışarı çıkardı. Tüm gazeteciler oradaydı. Durmadan fotoğraflarını çekip, Korkut’la röportaj yapmaya ve mümkün olduğunca bilgi almaya çalışıyorlardı.

Korkut arabada döktüğü kahvenin acısını çıkarırcasına gazetecilerden bol kremalı bir mocha getirmelerini istedi ve olayları biraz da abartarak anlatmaya başladı. Ertesi gün gazetelerde “Dedektif Korkut efsanesi!” “Korkut Johnny Muhsin’i korkuttu!” “Kralsın Korkut!” şeklinde manşetler yayınlanmıştı. Korkut bir anda ülkece sevilen bir kahraman haline dönüştü.

Aradan birkaç ay geçti. Virüs tamamen yok olmuştu. Artık sokaklarda kahkahalar çınlıyordu.

Her toplumsal önemi olan olayı film yapıp kazanç sağlamaya çalışan Türk film yapımcıları bu tantanalı zamanların da filmini çekme kararı aldı. Korkut’u Tamer Karadağlı oynadı.

28 Temmuz 2010 Çarşamba

Sahibinden Kiralık Saçmalıklı Ruh Hali

Ne kolaymış söylemesi. Ne kadar boktan bir durum içinde olursan ol, şartlar ne kadar ağır olursa olsun, susman gereken anlarda bile bir şeyler planlıyorsun, sözcüklere döküyorsun sonra. Ne kolaymış sözcükleri sarfetmesi.

Neler neler diyordum eskiden, şimdi düşündüm de. Gelecekle ilgili yerli yersiz kurulan hayaller… Hayal kurmanın sınırı yok da, gerçekleşmedikçe yaşadığın hayal kırıklıkları canını giderek daha çok yakar oluyor. Bi bok beceremediğini görmek koyuyor insana.

Gidecektim mesela ben. Uzaklara. Kendi isteğimle. Başaracaktım bir şeyler. Bilmediğim dili olan bir ülkede, anlaşmaya çalışacaktım insanlarla. Çabalayacaktım. Kovalayacaktım. Evet yine gidiyorum. Zorunluluktan ama. Bir de istediğim kadar uzağa değil. Bir zamanlar benim dediğim sokaklardan geçerken misafir hissedeceğim artık kendimi. Kedimin boklarını temizlediğim minik balkona yalnızca kısa bir süre için kafamı kaldırıp bakabileceğim mesela.

Anladım ki hiçbir yerde kalıcı değiliz. Hiçbir yerde. Hiçbir durumda. Bir zamanlar öylece tuttuğun ellerin gün gelip de çok uzaklarda olabileceğinin farkına varmak büyük bir şeymiş. Nereye gitsen seninle gelecek olan bir yükmüş. Okuldan döndüğünde sırtından çıkardığın çantanı fırlatıp attığın gibi atamazmışsın onu.

Kariyermiş, okulmuş, hedeflermiş, hayallermiş, ve daha bir sürü bok. Önceliklerin, yaşadıklarına göre tepetaklak olup değişebilirmiş. Ne kolaymış söylemesi dedim ya, O zaman dilinden düşürmediklerin birden bire anlamsız bir hale dönüşebilirmiş. “Ben olsam giderdim.” derken bir zaman, şimdi hissettiklerin söyleyemediğin o iki heceye bakıyormuş sadece; “Git-me!”

15 Temmuz 2010 Perşembe

Aynı

O yağmurlu Salı sabahı yine dayanılmaz bir baş ağrısıyla uyandım. Gece alkolü fazla kaçırıp sabah deli gibi zonklayan başımı koparıp atma isteğiyle güne başlamam bir rutin haline gelmişti. “O son kadehi içmeyecektim.” cümlesini kurmaktan yorulmuş, artık sadece zonklamaların arasında kalan minicik zamanlarda düşünebildiğim kadarıyla düşünüp geçiştirmeye başlamıştım. Çünkü içmeyecektim desem de içiyordum her defasında. Ne kadar zorlarsan zorla, asla uygulayamayacağın “Yarın spora başlıyorum, diyet de yapacağım.” şeklindeki kararlardan biriydi bu da. Son kadehi içmeyecektim. Tıpkı o yarım ekmek arası köfteyi yemeyeceğim gibi.

Tedirgin adımlarla banyoya yöneldim. Yönelmez olaydım. Aynada gördüğüm bu yüz benim miydi, bilmiyordum. Nasıl bilmiyordum? Biliyordum, bal gibi benimdi, orası aşikardı ama bu hale nasıl gelmiş olduğu kelimenin tam anlamıyla meçhuldü. Temizlemeyi unuttuğum makyajım akmış, yanaklarıma kadar bulaşmıştı. Saçlarım darmadağın olmuş, gözlerimin altındaki yorgunluk halkaları belirginleşmişti. Kanlanmış gözlerim fazla kaçırdığım alkolden miydi, uykusuzluktan mıydı bilinmez ama oldukça kırmızıydı. Şu vampir efsaneleri gerçek olsa, üniversiteden yeni mezun olmuş ezik ve işsiz bir vampiri kolaylıkla canlandırabilirdim. Zira solgun tenim de buna müsaitti. Demir eksikliğinden mütevellit kan ihtiyacımın fazla olması da uygun bir şeydi. Ne yazık ki sarımsağı çok seven ve mümkün mertebe yemeklerde kullanan biriydim ama eğer ikinci sınıf bir Hollywood yapımında vampir olacaksam, bunu gizleyebilirdim.

Aynadaki yüzümü biraz olsun kendine getirmek adına makyajımı temizledim. Elimi yüzümü yıkadım. Saçlarımı düzelttim. Düzelmedi. Duşa girdim. Çıktığımda daha hafif hissediyorum. Sanki tüm yorgunluğum üzerimden damlayan sularla akıp gitmişti. Hafif bir makyaj yaptım. Allık falan da sürünce rengim yerine geldi. Başım hala ağrıyordu ama bir şeyler yesem sonra da kuvvetli bir ağrı kesici içsem geçerdi. İçtim, geçmedi. Oysa güzel bir sandviç hazırlamıştım. Midem hala bulanıyordu ama yedim yine de. Her şey ağrı kesici içindi. İşe yaramadı. Zonklamalarım kendi içinde bir ritme ulaşmıştı artık. Üstüne kolay ve kendini tekrar eden bir melodi ile ucuz ve akılda kalan sözler yazsak, bir Serdar Ortaç şarkısı bile oluşabilirdi.

Belki de biraz daha uyumalıyım diye düşünüp, hafif bir müzik eşliğinde yatağıma gömüldüm. Hafif müzik derken, 70ler ve dahi 80lerde genç olan anne-babalarımızın, amcalarımız belki halalarımız ve bilimum akrabalarımızın benimsediği, "Türkçe sözlü popüler müzik" anlamı içeren ve direkt olarak onun için kullanılan terimi kastetmiyordum. Doğrudan, dinlendirici bir niteliği olduğunu ve üzerimde ağırlık yapmayacak bir havası olduğunu belirtmeye çalışıyordum. Öyle hafif bir müzikti işte. Hafif yemek gibi. Hafif makyaj gibi.(Bkz. Bir önceki paragraf. Cümle içinde kullanılmışı var.) Sonra üstüme de hafif bir şeyler giydim ki dinlediğim şeyi tamamlasın. Uzandım yatağıma. Gözlerimi kapattım. Zonklamam, hafif müziğin olası remixine alt yapı oluşturuyordu habersiz.

Epey bir süre sonra uykuya daldım. Birkaç rüya gördüm. Anlatılası şeyler değillerdi. Boğuk ve belirsizlerdi. Denizde yüzerken bataklığa dalan ben, dibe doğru giderken kırmızı ışığın yanmasıyla durmam ve beklemem, yeşille beraber batmaya devam etmem, şeklinde süregelen rüyalardı. Kendi içinde tutarlı ama mantıksızlardı.

Çok rüya görünce, dinlenemeden uyanıldığını okumuştum bir yerde. Buna dayanarak yine yorgun uyanacağımı düşünüyordum uyurken bile. “Yeter, rüya görmeyeyim!” diyecek kadar açıktı bilincim uykumda ama öte yandan sıradaki rüyayı da merak ediyordum. Her defasında merakıma yenik düşüyordum.

Sonraki rüyam, bir telefon çığlığıyla başlıyordu. Cevap veriyordum sakince. Beni çağırıyordu birileri. Gidiyordum. Gitmeden önce cüzdanımı kontrol ediyor, ne kadar içebileceğim konusunda hesap yapıyordum. İçiyordum. Bir kadeh daha. Sonra bir tane daha. Son kadehe kadar içiyordum. “Bu kez son kadehi içmeyeceğim.” diyordum. Sonrasını hatırlamıyordum. Hazır hatırlamıyorken son kadehi de içiyordum.

Ve parçalı bulutlu bir Çarşamba sabahı, yine dayanılmaz bir baş ağrısıyla uyanıyordum. Yine aynaya bakıyordum. Yüzümü tanıyamıyordum. Tanımazlıktan geliyordum ya da. Yüzümü arayan olursa “Yok.” dedirtiyordum. Uyuyordum. Rüyamda yüzüyordum. Heyecanla “Soğuk gibi duruyor ilk başta ama alışınca sıcak aslında!” cümlesini kullanıyordum deniz için. “Gelin gelin! Burası boy!” diye bağırıyordum. Kimse gelmiyordu.

14 Temmuz 2010 Çarşamba

Eylem Çelebi'nin Unutulmaz Eseri: Seyahatname

Haftalar sonra ilk defa blogumu açmamla epeydir yazmadığımı farketmem hemen hemen aynı saniyelere denk geldi. (Şaka şaka gelmedi çünkü yazmadığımı zaten biliyordum. Böyle "Aaa ne zamandır yazmamışım ayol!" efekti yaratmak istedim. Yine dürüstlüğüme kurban gittim. Siz öyleymiş gibi farz edin.)

Bu yazmadığım zaman boyunca hayatımda çok büyük şeyler oldu, dönüm noktalarından tutun da dibe vuruşlara, tekrar çıkışlara kadar bir çok şey yaşadım, diyeceğimi sanıyorsanız çok da yanılıyor sayılmazsınız diyemeyeceğim çünkü yanılıyorsunuz. En az daha öncekiler kadar, öncekiler derken, daha önceki günlerim kadar sakin, sıradan, huzurlu, mutlu, bazen sinirli, bazen komikli falandı her şey.

Bu olmadığım (ya da sustuğum diyeyim) zamanda hayatımdaki en değişik şey hiç görmediğim bir şehri, Ankara'yı görmem oldu. Gitmemiş olanlar için kısaca özet geçeyim; İzmir'de tüm sokaklar denize çıkar ya Ankara'da ya bir bakanlığa ya da alışveriş merkezine çıkıyor. Böyle. Sabahleyin servisle Karşıyaka'ya dönerken yine o köprü gibi, kavşak gibi, köprülü kavşak gibi yerde denizi görünce "Oh!" dedim. Evet bu kelimeyi kullandım. Ama Ankara da güzeldi yine de. Çok güzel zaman geçirdim. Harikulade bir rehberim vardı çünkü. Ama herkese rehberlik edemez, kıskanırım. O yüzden sormayın.

Hala yol yorgunuyum ama bir yanım geri gitmek bile istiyor oraya. Görmeden zihninizde canlandırdığınız yerler vardır ya. Ankara da öyleydi benim için. Çok resmi, boğucu, fazla elit, sabahları taze sıkılmış portakal suyunu içerken gazetesini okuyan, akşamları sıcak şarap eşliğinde jazz dinleyen, mesafeli insanlarla dolu sanıyordum. (Ha böyle olmak kötü mü? Değil. Kategorize etmek amacındayım sadece.) Bunlardan varmış ama senin benim gibi insanlar da yoğunluktaymış. Güzelmiş yani. Samimiymiş. Belki elini tutup, gezdiğim insandan dolayıdır bu iyi düşüncelerim. Olsun. Sevdim seni Ankara. Bekle beni. Yine geleceğim.

Template by:
Free Blog Templates