29 Nisan 2010 Perşembe
Hı?
Gönderen Neredeyse Kafasız Nick zaman: 02:4228 Nisan 2010 Çarşamba
Güvensizseniz, Güven Sizsiniz
Gönderen Neredeyse Kafasız Nick zaman: 18:54Güvensizlik. Çağımızın problemi. Şaka şaka böyle modern zaman, kadın dergilerindeki gibi bir yazı yazmayacağım. Aslında hiçbir şey yazmayacağım. Hadi bakalım.
Çocuktum. Küçüktüm bayağı. Her çocuk gibi annemle babamın elini tutarak yürürdüm kalabalık sokaklarda. İkisinin ortasında. Güvenle atardım adımlarımı. Düşsem bile tutarlardı ki. Kaybolmak ne kelime? Yanımdan ayrılmazlardı bir an bile.
Geceleri korkardım. Çocuksun ya korkuyorsun bazen. Gerçek olamayacağını bilemeyeceğin hayallerden. Utanırdım kapılarını çalmaya ama giderdim yine de yanlarına. En huzurlu uykulardan birine kapatırdım gözlerimi.
Sokakta, okulda, şurada, burada, biri kötü bir şey mi söyledi? Sinirimi bozacak bir laf mı etti? Kendim cevabını veremesem de anlatırdım onlara. Sırtımı her daim yaslayacağım iki insandı işte. Ne yaparsam yapayım hep yanımda olacaklardı.
Bir gün, büyüdüm, uyandım, korktum, yanına sığınacağım bir kucak bulamadım.
Buldum sandığımda, hani arkası olmayan sandalyeye yaslanmak ister de boşluğa düşüverirsin ya huffh diye, öyle hissettim.
Biri elimi tuttuğunda, hiç bırakmayacak sandım. Sarıldığında, ayrılmayacak. Defalarca sarıldılar bu yaşıma kadar. Defalarca da bıraktılar.
Güvendim yine de. Bıkmadım güvenmekten. Aldığım her darbeden sonra kapatmasını bildim yaralarımı. Gülümsedim canım yansa da.
Ağrı kesici misali, dindirsin ağrılarımı diye sığındım kimilerine. Kimilerinin ağrı kesicisi oldum. Kimileri onu bile istemedi itti elinin tersiyle.
Güvenmek istedim hep. Bir şans vermek, şansı hak ettiklerini düşünmek, en azından öyle olduğunu ummaktı tek beklentim. Kimse de hak etmedi yazık, falan demeyeceğim. Verdiğimden fazlasını hak edenler oldu. Ama gitmemeleri için bu yetmezmiş, öğrendim.
Şimdi bakıyorum da;
Önce babam bırakmış elimi. Ardıma baktığımda, kuru kalabalık kalmış sadece. Ne tanıdık bir yüz, ne bir ses… Biraz ağlamışım, sonra bırakmışım aramayı. Yürümüşüm sadece.
Önce babam gitmiş. Herkes gider de, bir o kalır dediğim terk etmiş beni ilk.
O yüzden üzülmüyorum artık.
Yaşadıklarımdan öğrendiğim, söz konusu insanlarla ilişkiler olduğunda çok fazla beklentiye girmemek gerektiği oldu. Yine denemeli, yine çabalamalı, yine değer vermeli tabi ki. Gittiği yere kadar. Olmadığında canın çok acımadan ya da birilerini çok acıtmadan bitirmeli.
Bitmesi, güveninin tükenmesinden yüzlerce kez iyi.
Ne de olsa güvensizlik, çağımızın problemi.
Derhal Bit
Gönderen Neredeyse Kafasız Nick zaman: 14:3723 Nisan 2010 Cuma
Sabaha Karşı Saçmalamacaları
Gönderen Neredeyse Kafasız Nick zaman: 15:09Bazen öyle anlar oluyor, yazacak hiçbir şey bulamıyorsun. Öte yandan yazmak da istiyor bir yanın. Tabi yazmayanlar bunu bilemez. Yazmayanlar derken kategorize etmek istediğimden değil. Herkesin ayrı bir zevki vardır ya, benimki de bu. Yaparken en mutlu olduğum şey. Sizin de vardır. Sizden örnek vereyim. Resim yapmayı çok seviyorsunuzdur. Hayal dünyanızda filler tepişiyordur mesela. Bir biçimde anlatmak, ifade etmek istersiniz. Sizin ifade edişiniz fırça iledir. Elinizdedir, hani ilk noktayı koysanız devamı gelecek gibi.
Açlıktan kıvranıyorsunuzdur ya da, yemek yapmaktan da zevk alıyorsunuzdur halbuki, yeterli malzeme de vardır ama bir türlü ne yapacağınıza karar veremezsiniz. Yaratıcılığın tıkandığı o noktadayım işte. Yaratıcılık falan diyorum, çok matah bir yeteneğim varmış da körelmişim izlenimi yarattım. Aslında alakası yok. Bir de böyle “siz”e hitaben yazmışım, bak bak artize bak, artiz ne arar la bazarda?
Özür dilerim. Bundan önceki söylediklerimi söylemedim sayın. Hadi sayın, 1, 2, 4, 8, 15, 16… Hehe. Evet kötü espriydi. Aslında o kadar da değildi ben güldüm çünkü.
İşte şimdi o yazacak hiçbir şey bulamama halindeyim dersem yalan olur. Çünkü yazacak bir sürü şeyim var. Ohoo nerden başlayayım bilemedim yani o derece. Tamam tamam itiraf ediyorum. Bulamadım öyle kıvırıyorum gittiği yere kadar diye.
Neyse… Bugün söyleyecek bir şeyim kalmayınca, vizelerin de bitmesinin verdiği huzurla, hiçbir şey yapmadan öylece oturmuş televizyon seyrediyordum ki, birden uzaklara daldım ve düşündüm. Kendimle ilgili önemli tespitlerde bulundum. Bazı kararlar verdim.
Mesela, bir gün biri çıkıp dese ki, “Artık hayatın boyunca sadece bir yemek yiyeceksin, seç.” dese, ben zeytinyağlı biber dolmasını seçerim. “Yalnızca bir tatlı hakkın var.” dediklerinde, profiterolle kaymaklı tel kadayıf arasında kararsız kalırım. “Sevdiğin bir yemeği hayatından çıkaracaksın.” diye baskı yapsalar, ah işte buna cevap veremem. Bunun üzerine bir süre daha düşünmeliyim. Ceren mesela hemen pilavı çıkarttı hayatından. Pilavsız olur mu? Et, tavuk yemeklerine ne eşlik edecek? “Hem çok değişik pilavlar yapmayı öğrendim. Yesen bayılırsın.” dedim. (Dibin düşer dedim aslında ama ayıpçı olmasın diye “bayılırsın”ı kullandım şimdi.) Ve hatta bunun üzerine erişte ve arpa şehriye üzerine bir miktar daha konuştuk. Sonra konu kapandı. (Not: Bu sohbet için Ceren Koç’a teşekkürler. Ceren diye biri var yani. O benim alt benliğim falan değil. Valla.)
Şimdi bir sorun “Bu kararları niye verdin?” diye. Bilmiyorum. Dedim ya yapacak daha iyi bir işim yoktu. Zaten psikopatça “Niahahaha hayatından bu yemeği çıkaracaksın!” diyecek birileri olduğunu da sanmıyorum. Var mıdır yoksa? Yoktur yoktur.
Aslında bu yazının adı ‘Gece yarısı Saçmalamacaları’ olacaktı. Ancak yazarken uyuyakalmışım. Uyuyakalmamışım da çok uykum gelmiş, bilgisayarı kapatmışım. Çünkü sabaha karşı yazıyordum. “O zaman neden gece yarısı?” dediğinizi duyar gibiyim. Sabah tamamlamış olsam da yazarken geceydi işte. Hava karanlıktı. Ama olsun yine de bugün 23 Nisandı, neşe doluyor insandı.
19 Nisan 2010 Pazartesi
Kaşık Aslında Yok
Gönderen Neredeyse Kafasız Nick zaman: 14:05Sanki her şey bir ilüzyon. Birbirinin tekrarı bütün yaşananlar. Garip bir şekilde anlam yüklüyoruz küçük hayatlarımıza. En önemlisi bizimkiymiş gibi. En büyük sevinçler bizimmiş. En acı veren olaylar bizim başımıza geliyormuş. Sorunların en mühimi hep bizi bulurmuş gibi.
İstediğin kadar düşünceli ol. Dünyanın en duyarlı insanı ol. Duyarlılık işin olsun. Bu işten para kazan istersen. Birini dinlerken ilgili gibi davrandığının beş katı, on katı kadar daha çok önemsiyorsun akşam eve gidince ne yemek yapacağını. Senin sorunun o çünkü. İnsanın üzülmeye de ihtiyacı var. Karşındakine üzülürken bile kendini tatmin ediyorsun. Böyle saçma bir şey işte.
Etrafındakiler yok aslında. Kimse yok senden önemli. Önemliymiş gibi davranman o esnada öyle olmalarını istediğin için. Nasılsa arkana bakmadan yol verebileceksin. O gidecek bir başkası gelecek.
Yine de yerinde olsam kendimi çok önemsemezdim. Neyse ki yerinde değilim. Ya da olsa mıydım acaba? Çok da fark etmiyor aslında. Sen de bir başkasının hayatında ezeli, ebedi bir yer kaplamıyorsun. O ya da onlar senden memnunlar. Bir düşün; hataların, olumsuzlukların, iyi, güzel şeylerinden fazla olsaydı isterler miydi seni? Bazen sanıyorsun, sen hiçbir şey yapmadığın halde hoşçakal diyorlar sana. Sanıyorsun sadece. Oysa istemediler işte. Hatalısın. Yeterince iyi değilsin. Yeterince güzel değilsin. Yeterli değilsin. Acizsin. Geri bile dönemezsin. Tekrar giremezsin hayatlarına. Busun.
Her şey bir ilüzyon işte. Doğuyorsun, doğduğunda ağlıyorsun. Bir başka bebek de ağlıyor aynı biçimde. Ağzı var. Burnu falan var. Annen istedi diye doğuyorsun. Baban karar verdi diye. Onların da doğması birilerinin isteğiyle oldu. Ya da hiç doğamıyorsun bazen. Var olmanı bile istemeyebiliyorlar. Bir gün sen de, sırf canın istiyor diye, bir bebek getireceksin dünyaya. Ona bakmak, onu büyütmek, onunla ilgilenmek seni sorumluluk sahibi bir insan yapacak. Daha çok seveceksin kendini işte.
Kendini sevmek yetmeyince, sevmek isteyeceksin birini. Gireceksin hayatına. Bazen kolaylıkla, bazen uğraşarak. O da sevmek istediğinde açacak kendini sana. İstemezse çabalayacaksın. Sabahlara kadar sohbet edeceksiniz, ispatlayacaksın kendini, kabul ettireceksin falan. Etkileyeceksin bir biçimde. Etkileneceksin bir şeylerinden. Tüketene kadar güzel gidecek. Sıkıldığında bırakacaksın. O da bırakacak. Sonra bir başkası olacak. Yine aynı şeyler. Uğraş, çabala. Bazen bir gece sürecek. Bazen bir yıl. Birkaç ayda bıkacaksın ya da. Tüm bu saçma sapanlıklarına aşk diyeceksin. Bir şey demelisin çünkü. Bir adı olmalı. Seni diğerlerinden ayıran bir adın olduğu gibi. Diğerlerinden hiçbir farkın olmamasına rağmen. Aşk denen saçma sapanlığın diğer hislerden hiçbir farkı olmamasına rağmen. Tüm bu sanallığını biraz daha gerçeğe yaklaştırmak için isim vereceksin.
Her şey ilüzyon. Diyorum sana. Yaşlanıyorsun. Ölüveriyorsun aniden. Yaşlanmanı bile beklemiyor ölüm bazen. Belki bu hayattaki en gerçek şey ölümdür. Öleceksin biliyor musun? Hiç ölmeyecek gibi yaşamaya devam et sen. Birkaç saniyeye bakıyor her şey. Yanlış bir şey söyleyemeyeyim, kaç saniyede ölünüyor bilmiyorum. 1 dakika diyelim. Hadi biraz da mücadele ettin 5 dakika olsun. Al 7 dakika da ben veriyorum. Böyle de cömertim. 12 dakikada ölebilirsin. Yok olabilirsin. Adın vardı, neydi adın? Hop, bitti gitti. Artık yoksun. Hiç olmamışsın gibi devam ediyor diğerleri hayatına. Hani sen önemliydin? Senin hayatın, senin evin, senin odan, senin senin… Hiçbir şey senin değil işte. Sen hiçbir şey değilsin.
Sen sırf ben yazmak istediğim için varsın. Ben anlamlandırıyorum seni şimdi. Ben de birileri okuyacak diye yazıyorum. Okusunlar istiyorum. Onlar da beni anlamlandırıyorlar. Belki de hiç olmadım. Varlığım ile yokluğum arasında herhangi bir fark olmayacağını anladım.
“Ben varım, buradayım” demekle aynı şey bu. Üstelik daha kolay.
Ben yokum.
Yoksun.
Yoklar.
Tyler Durden'dan İnciler
Gönderen Neredeyse Kafasız Nick zaman: 03:02Bırakın her şey düşeceği yere düşsün."
Fight Club'tan alıntıdır.
18 Nisan 2010 Pazar
Gül-ü Yorum
Gönderen Neredeyse Kafasız Nick zaman: 00:52Beni biliyorsun. Çok gülüyorum. Gülmeyi seviyorum. Bir taşı, kelebeği, bir kuşu görünce bile gülüyorum. Tamam belki kelebeğe o kadar gülmem. Böcek fobim var, bunu da biliyorsun. Kelebek de böcek en nihayetinde. Güzel, simetrik, biçimli kanatları olması onu sevimli yapmıyor. Tırtıldı ki önceden. Tırtıl kadar çirkin bir şey maksimum kelebek olabilmiş işte. Ancak o kadar güzelleşebilmiş. Neyse konu bu değildi.
Hüzünçlü şeyler anlatıyorlar bazen. İyimser gülümsememle dinliyorum. Ya da kızıyorlar bir şeylere. Yine gülüyorum. Hani dalga geçmek için değil. Yapım bu. Dalga geçtiğim şeyler de oluyor tabi. “Hayata gülerek bakmak” diye uyduruk bir motto var ya. Hah onun gerçek haliyim işte.
Gülünmeyecek şeyler de var hayatta ama. Biri ölse mesela gülmem. Okuldan atılsam gülmem. Birinin canı çok yandıysa herhangi bir şeyden, gülmem. Çok özlüyorsa birini, gelip bana anlatıyorsa, gerçekten üzülüyorsa, ben de üzülürüm onunla. “Ha-ha-hay, özlemiştir o da.” demem. “Sıkma canını :)” yazmam sevimli gibi. Saygı duymayı bilirim.
Ama Cem Yılmaz anlatır, gülerim. Umut Sarıkaya okurum, gülerim. Gülebileceğim herhangi bir kaynak yoksa, şakamı kendim yaparım. Hiç olmadı kendi halime gülerim. Benim savunma sistemim bu sanırım. Çok salak şeyler oluyor çünkü. Can sıkacak çok durum oluyor. Geçmişte bolca geldi benim başıma da. Hala geliyor. Her birine ayrı ayrı üzüleceğime, bir kere gülüyorum. Yetiyor.
Beni biliyorsun. Gülüyorum. Senden önce de gülüyordum. Seninle de çok güldüm. Belki gülmene de sebep oldum, bilmiyorum.
Senden sonra da devam ettim gülmeye. Bir şey değişmedi bende. Ağlamadım hiç. Bir kere bile. Ama senden sonra da güldüm diye, sanma ki almadım seni ciddiye. (Hoohhoh şiir gibi laf ettim ha.)
Hep gül, demiştim ya sana. Hala isterim, gül tabi yine. Yalnız nolur alay etme!








