31 Mart 2010 Çarşamba

Benden Nefret Etmeniz İçin 8 Neden

Gıcık Eylem (Temsili)


Kıyafetlerimi kimseyle paylaşmam.

Yatağımda kimseyi yatırmam. Misafir olacaklar heveslenmesin.

Kimsenin sağından yürümem. Tabi mümkün olduğunca.

Sabahları suratım asık olur. Hep güldüğüme bakmayın.

Kitaplarımı ödünç vermem. Aslında bir ara veriyordum. Geri gelmemeye başlayınca böyle bir karar aldım.

Moralim çok bozuksa insanları tersleyebilirim.

Çok acıktıysam sesim yükselebilir.

Güne ‘kahve içmeden’ başlayamayanlara önyargıyla bakarım.


Bunların dışında melek gibi bir insanımdır. Valla.

29 Mart 2010 Pazartesi

İtiraflarım. Hatta itirafladım mı çok pis itiraflarım.

Eve dönecek param kalmadığından ya da sırf eğlencesine, defalarca kampüste sabahlamışlığım var.

Kahve içemediğim zamanlarda gidip gelip Türk kahvesi kavanozunu koklamışlığım var.

Ve “Bu kokuyu parfüm yapsalar alırım.” diye çok kez söylemişliğim var.

Epey bir tekilanın üstüne, epey bir rakı içip sarhoş olmamışlığım var.

Normalde söyleyemeyeceklerimi sarhoş olup da söylemişliğim var.

Kusma fobim var, ama 3-4 kez kusmuşumdur.

Geceleri acıkınca sigara içmişliğim var, açlığımı bastırsın diye.

Türk sanat müziği korosuna gitmişliğim, solo şarkı söylemişliğim var. Rezaletti evet.

Eski masaüstü bilgisayarıma kızıp kasasına tekme atmışlığım var. Ayağım acımıştı.

Dışarıda yemek yiyip eve geldiğimde, annem de yemek hazırlamışsa, kırmamak için bir daha yemiş bulunmuşumdur bazen.

Sokakta beslediğim minik kedi ıslanmasın diye şemsiyemi bırakmışlığım var. Şimdi dana kadar oldu.

Windows Xp’de yazdıklarını okuyan bi ses vardı. Hala var mı bilmiyorum. Saçma Türkçe şarkı sözlerini yazıp, garip gibi telaffuzuna gülmüşlüğüm var.

Lime Wire’ı hoşlandığım çocuğu etkilemek için kullanmışlığım var. Bunu açıklamayacağım ama işe yaradı.

Parfümümü kimse kullanmasın diye soranlara “Bilmiyorum adını.” demişliğim var.

Blogdaki yazılarımdan birini birine yazmış olduğum halde, “O yazı bana mıydı?” diye sorduğunda “Hayır” demişliğim var.

Elimde hala, en yakın arkadaşlarımla beni anlatan “3 Salakşörler” adlı bir Powerpoint sunusu var.

Otobüste bir adamla kavga edip otobüsten attırmışlığım var.

Çalıştığım dönemde hasta numarası yapıp, eve gitmek için izin almışlığım, akabinde Bornova’ya gitmişliğim, sabaha kadar eğlenmişliğim var.

Sadece hoş bir sohbet için, ders çalışmayıp, bilgisayar başında gözlerim kızarıp, yaşarana kadar durmuşluğum var.

Lisede, 19 Mayıs Stadyum gösterileri seçmesinde sırf gitmemek için yanlış dans etmişliğim var. Yoksa yapardım yani kesin.


İşte böyle, gülmeyin. Ya da gülün.
Ama kimseye söylemeyin.

İletişmek

İletişim çok garip bir şey. İlet. İletiş. İletişmek.

Herkesin dünyayı kendi algısıyla tanımladığını varsayarsak, her bünyeden farklı sesler çıkıyor olmasını yadırgamamak lazım. Senin güzel bulduğunu bir başkası çirkin bulabiliyor. Senin doğru dediğine öteki saçma diyebiliyor.

E bunu herkes biliyordur az çok. Neden anlaşamıyor o zaman insanlar? Neden fikir çatışmaları çıkıyor sonunda hep? Senin “A” dediğini niye “ALJGEJKMR” anlıyorlar?

Dil bir araç en nihayetinde. Bu aracı ne kadar doğru kullanılsan kullan, karşındaki duymak istediği gibi algılıyor.

Çok dinliyorum, az konuşuyorum diye eleştiriyorlar beni ama yanlış anlamaktansa dinleyip, doğru anlayıp, sessizce içselleştirmeyi tercih ederim.

27 Mart 2010 Cumartesi

Son

Bu sana ilk yazışım değil ama son olacak sanırım. Senin sona erdirmiş olman bende bittiği anlamına gelmiyor ama bitireceğim. Ayrılık sonrası ayakta kalan güçlü kadın imajı çizecek değilim. Ne kadar güçsüz olduğumu sen bilirsin. İçimde neler gizlediğimi. Aslında belki de onları bilecek kadar çok zaman geçirmedik beraber. Yine de öyle olduğuna inanmak istiyorum ben.

Bir yere yazmıştım sen gör diye. Güzel şeylerin hep çabuk bitmesi durumu. Öyleyim işte. O damla sakızı tadı hep damağımda kalsın diye çiğniyorum dandik sakızları. Tadı bittikçe yenisini atıyorum ağzıma. Yine de seninleyken olduğu gibi olmuyor.

Bitti dedin ya. Söylemesi ne kolay. Ben yazarken zorlanıyorum ama. Bitti. Acayip… Ne kolay başlamıştı her şey değil mi? Başlayacağını biliyorduk sanki. Biteceğinin de farkında olduğumuz gibi. Öyle kolay devam etmedi belki. Tükettik birdenbire elimizde olmadan. Yine de böyle bitmesin isterdim.

Senin unuttuğun, unutacağın her şeyi hafızamı zorlayarak da olsa hatırlayacağım ben. Zorlayarak diyorum çünkü hatırlama konusunda çok başarısızım ne yazık ki. Kırk yılda bir sigara içtiğimde, çikolatalı ıslak kek yaptığımda, sinemada bol tuzlu mısır yediğimde, metronun hastane tarafındaki kapısında beklediğimde, Sevinç pastanesinde birini beklettiğimde, 600 numaralı otobüse bindiğimde, “8 diye otobüs mü olur, çok saçma!” diye atarlandığımda, belki Supermassive Black Hole çaldığında falan işte… Hep aklıma gelir mi bilmem. Giderek azalacak ondan eminim de, yer etti bunlar bende bir şekilde.

Unutamam demiyorum. Unutmaya başladım bile bak. Bir kaç şey sayabildim gördün mü? Oysa daha çok şey yaşadık biz. Gelmiyor işte aklıma. Gelsin diye zorlamıyorum. Bitireceğim dedim çünkü en başta.

Parmaklarım ağır geliyor. Ne kolaydı yazması eskiden. Çıkıveriyordu kelimeler. Şimdi öyle mi ya? Değil. Sadece ‘şimdi’ yani ‘şu an’ için ‘değil’ diyeceğim ama. Bu olacak zorlandığım tek yazı söz veriyorum. Yazamazsam bırakırım çünkü ben. Bu kez bırakmıyorum işte. Saygımdan biraz. Sen bana güzel bir son vermedin ama ben öyle yapmayacağım.

İçimde kalan bir şey yok. Keşke söyleseydim, yapsaydım dediğim. Ya da tam tersi. Pişman da değilim. İyi ki oldu. İyi ki girdin hayatıma. Beni unutma, demeyeceğim. Unut. Unutulmaz biri olacak kadar yer etmedim sende biliyorum. Sadece ara sıra hatırla işte. Ne bileyim gülümsemem gelsin aklına bir tek.

Seni suçlamıyorum. Kızmıyorum sana. Üzülmüyorum da. “Bitti” dedin. “Bitsin” dedim. Bu kadar işte.

Gitmen gerekti, gidiyorsun.

22 Mart 2010 Pazartesi

Düşündüm Düşümden Ayrı Kaldım

Birini çok fazla düşünmek iyi mi kötü mü bilmiyorum. Özellikle düşünmekten başka yapabileceğin bir şey yoksa. Hayır, düşünmek derken, sürekli zihnini meşgul etmesi, yaşanılanları hatırlayıp, manasızca boşluğa bakıp iç geçirmek değil söylemek istediğim. Ne bileyim filmlerdeki gibi yemek yiyememe, yaptığın işlere odaklanamama gibi aşırı ve gereksiz bir romantizmin sonuçlarından da söz etmiyorum.

Aslında düşünmekle kastettiğim, o birinin genel memnuniyeti için kendimizi memnuniyetsiz hale getiriyor olmamız. Varmak istediğim sonucu en başta yazdım gibi oldu. Amacım bunu sorgulamak. Belki yazının sonunda bu fikirden vazgeçeceğim bilmiyorum ama başlıyorum işte.

Öyle bir şey ki, karşındaki kırılıp gücenmesin diye yaptığın her şey aslında içten içe seni kırıyor. Yoğun bir ilgi alaka değil, pimpirikli annelerin çocukları üzerindeki aşırı korumacı tavrı gibi de değil. Normal şartlar altında seni mutlu edecek ya da iyi hissettirecek şeyleri artık başkası yüzünden yapamıyor olmak evet bu bahsettiğim.

Bencilce bir istek olduğunu düşünmüyorum. Aslında bir istek de değil bu. Bir vazgeçişe karşı çıkma hali. Çünkü vazgeçtiklerin seni sen olmaktan çıkarıp mutsuz ve huzursuz bir hale getiriyor. Bir şey var, bir sorun. Bariz. Adını koyamıyorsun ama kemiriyor zihnini.

Sana doğru gelmeyen her şeyi bir biçimde haklılaştırıyorsun. Hamburger yemeyi çok seviyorsun mesela, birden bire yasaklayıveriyorlar. Anlamıyorsun önce, sunulan sebepler de tatmin etmiyor seni. Ama sonra bi bakıyorsun sen de kendince haklı sebepler üretmişsin. “Evet hamburger yersem şişmanlayacağım. Üstelik çok sağlıksız. Hem kim bilir nasıl bir yağ kullanıyorlar.” demeye başlıyorsun. Ama kırk yılda bir yediğin o hamburgerin tadını artık alamayacaksın. İşte onun eksikliğini hissediyorsun. Hayattan aldığın zevk, 100 üzerinden 79 ise, artık 78 oldu. Bir birim belki bir şey ifade etmez ama giderek böyle azaldığını düşünsene.

Ya da düşünme. Düşünmek diyorum ya çok da iyi bir şey değil.

Çok anlayışlı olmak da sakıncalı sanki. Sorun çıkmasın diye belki, belki de yorulduğundan susuyorsun, susmanı da anlayışlılık kisvesinin altına saklıyorsun aslında. Yorulduysan zaten bir şeyler ağır geliyor demektir. İnsan neden yorulur? Çok koştuysa, çok çalıştıysa, çok yürüdüyse, çok ağır poşetler taşıdıysa… “Çok” işte, olması gerekenden fazla çaba yorar insanı. Elle tutulur bir şey olmasa da bu, çok sevdiyse birini yine yorulur mesela. Mesele o yorgunluğu atmakta işte. Sen birisi için bu kadar yorulurken, o dinlenmen için hiç uğraşmıyorsa, “Tamam ama o da yorgun.” dediğin an işte o yüzde 78lik oran 77’ye düşüyor.

Sonra 76...75…74…

En zoru da ne biliyor musun? Buna değer vermesi bir yana farkında bile olmaması. Sen böyle azalırken git gide, sen olmaktan çıkarken, o birisi durduğu yerde çoğalıyor. Çünkü zihin dünyanda olması gerekenden iki kat daha fazla yer ediyor. Kendisini düşünmese bile olur aslında. Çünkü bir başkası onu ondan çok düşünüyor.


22 Mart 2010

Bir Adam Vardı

Bir adam vardı, canı sıkılan. Her sabah değişik müzikli alarmı ile kalkardı rahat yatağından. Belki hafif bir kahvaltı eder, geniş ekranlı televizyonundan belgeseller falan izlerdi. Çok okurdu, çok yazardı ama yazmayı çok da becerdiği söylenemezdi. Stresten sırtında oluşan ağrılardı en büyük rahatsızlığı. Ondan da birkaç günde bir yaptığı egzersizlerle kurtulabiliyordu.

Pahalı, güzel, ferah mekanlarda kahve içmek en sevdiği şeylerden biriydi. Gezmeyi severdi. Değişik yerler keşfederdi, arkadaşlarını da götürürdü oralara her zaman.

Sosyaldi. Sevilen bir insandı. Aklınıza gelebilecek bir çok sanat dalını değişik zamanlarda kendisine hobi edindi. Bir dönem tiyatroyla ilgilendi mesela. Bir süre ney çaldı. Şarkı söylemeye çalıştı. Resim yapmaya bile kalktı. Olmadı.

Son tutkusu ise fotoğraftı. Önce hoş manzaralar, kedi köpek gibi sevimli hayvanlarla ilgilendi. Sonra çevresindekileri fotoğrafladı. Son zamanlarda ise sokaktaki insanların sıradan halleriyle ilgilenir olmuştu. Dilenciler, mendil satan çocuklar, yaşlı teyzeler, esnaf amcalar. Üzerinde ışığında, gölgesinde falan biraz oynama yapınca da şahane fotoğraflar ortaya çıkıyordu. İşte üzerindeki pis battaniye ile sokakta yatan adam yeni çalışması için güzel bir malzemeydi. Yeni aldığı kaliteli makinesiyle, birkaç deneme yaptıktan sonra istediği görüntüyü elde etti. Artık huzurla yoluna devam edebilirdi.

Bir adam vardı, canının sıkılması için hiç fırsatı olmadı. Çok yoruldu, çok üşüdü. O gün ne yiyeceğini, nerede uyuyacağını düşündü. Sokağın bir köşesine kıvrılıp battaniyesini üstüne örterken, yine uyuduğu gibi uyanacağı, yine yarın olacağı geldi aklına. Gözlerini yumdu sımsıkı. Kim bilir kaçıncı kez “Bu uyku bitmesin.” diye diledi. Uyanmamalıydı çünkü uyanmazsa acıkmazdı.


22 Mart 2010

Not: Fikir için Ezgi’ye teşekkürler.

20 Mart 2010 Cumartesi

Yanlışlıkla Aklımın İçine Girmiş

'İstemeden de olsa' yapılan yanlışlar, isteyerek yapılanlardan daha çok acıtıyor insanın canını. Birinden beklemediğin bir anda bir tokat yemiş gibi oluyorsun suratına. Üstelik o hatayı yapanı ister istemez affediyorsun. Çünkü konduramıyorsun. "Aslında yapmazdı." diyorsun. Meşrulaştırıyorsun bir şekilde. Olabilir diye düşünüyorsun.

İsteyerek hata yapanı biliyorsun ya. Kötü o. Hata yapabilir, kalbini kırabilir. Oysa 'istemeden' deyince değişiyor mu sonuç? Hafifliyor mu etkisi? Nedir?

İstemedenmiş.

İstemese yapmazdı.

Template by:
Free Blog Templates