4 Kasım 2009 Çarşamba

Teşekkür

3. sınıftaydım. Bir kış günü, hangisi olduğunu hatırlamadığım bir dersin arasında, fakültenin önünde dikilirken sınıf arkadaşımın sorduğu sorular bendeki uyanışın temeli olmuştur.


- Sen de konuşmayıp yazanlardan mısın?
- Evet
- Peki yazıp da paylaşmayanlardan mısın?
- ?!%^#

Teşekkürü bir borç bilirim Sevgili İsimsiz Kahraman.


Uyarı!

Şimdi, buraya kadar yazdıklarımı bir kısım insan biliyor. Paylaştım hep. Bundan sonra yenileri gelecek. Gelir yani. Sanırım.

Pms Şiiri

Melike bu şiire "Şöda" dedi. Ben bir şey demiyorum. Başlık olsun diye yazdım öyle. Şiir de bi boka benzemiyor zaten. Facebook'taki gerzek çevirili reklamdan esinlenilmiştir.


Karikatür kendinizi ve profilinize koymak
Neden bu çaba, bu saçmalamak?
İsterdim biraz olsun uzak durmak
Yaşanmışlıklar tamamen çıplak...

Sanal Dünyam Yalan Dünyam

Facebook, Msn, Youtube, Hocam, Ekşi Sözlük, Imdb, Isohunt ve Animefreak’den ibaretim ben. Öyle bir dünya kurdum kendime.

Sabahları kalkıyorum, kahvaltımı ederken Animefreak’den animelerimi izliyorum. O sırada şöyle bir Facebook’a bakmadan olmuyor tabi. İki yorum çakıyor, video paylaşıyorum “Günaydın sanal dünya!” dercesine.

Sonra film izlesem diyorum. İndirdiğim filmlere göz gezdiriyorum önce. Evet film indiriyorum ben. Korsana karşıyım ama her zaman değil. O an ilgimi çeken bir film olursa onu izliyorum. Imdb’ye girip puan falan veriyorum böyle de bilinçli bir izleyiciyim. O sırada gözüme başka bir film çarparsa değmeyin keyfime. Isohunt elimin altında ya, hemen buluveriyorum.

Hocam denen şu forum sitesi var bir de. Üniversiteli gençlerin fikir paylaşımında bulunduğu çok hoş bir platform. Nasıl sosyal sanıyorum kendimi. Klavye delikanlısı oluveriyorum birden. Enteresan fikirlerimi beyan ediyorum. Ateşli tartışmalara girmiyorum öyle. Sessiz ve derinden, altında birden fazla anlam taşıyan cümleler yazıyorum. Ya da öyle sanıyorum. Ha kim dikkate alıyor derseniz, hiç kimse. Keşke dikkate alsalar lan çok yalnızım.

Youtube’da zaman geçirmesi aktivitelerin en zevkli olanı. Bir videodan bir başkasına sürüklüyorum kendimi. Durmadan yeni şeyler keşfediyor bunu insanlarla paylaşıyorum çok mühimmiş gibi.

Ekşi Sözlük’ün kendine has o protest tavrını çok beğeniyorum. Ben hiç öyle olamadım çünkü. Olmuşumdur belki, yalan olmasın. Kimi şakalı başlıkları okuyor, zekice yazılmış entryleri içten içe destekliyor, yavaşça alkışlıyorum bile bazen.

Yine de en çok Facebook’ta gezinmeyi seviyorum. İnsanlar ne yapmış, nerelere gitmiş, kim sevgilisinden ayrılmış, kim sevgili yapmış, kim hangi püsürün hangi karakteriymiş bunları öğrenmek beni delicesine mutlu ediyor. Ben de yapıyorum, herkes görsün, bilsin istiyorum. Lost’un Desmond’ıyım. Shunsui Kyoraku’suyum Bleach’in. Bir Metallica şarkısı olsam Fade to Black olurum, bunu biliyorum bir kere. Felsefi düşüncelerim Rousseau’nunkilerle eşdeğermiş falan.

Ya sevgili dostlar ben buyum. Bir dakika biri Msn’den yazdı. Oh, internetten tanıştığım Kastamonu’lu arkadaşımın canı sıkkınmış. Hadi ben kaçtım.

Öpt. Kib. Bye.



The Turşu Effect


Jean Pierre Montaigne, o gün o kadar çok turşu yemeseydi, susamayacaktı bütün gün. O markette su almak için durmayacaktı. Çişi geldiğinde tuvalet aramayacaktı 23 dakika boyunca. Nihayet tuvaleti bulduğunda tuvalette kalma (kabaca işeme) süresi o kadar uzun olmayacaktı. Binmesi gereken otobüsü kaçırıp 15 dakika beklemeyecekti. Otobüsten vazgeçip vapura binmek için iskeleye gitmeyecekti. Kalkan vapura yetişmek için koşarken o yaşlı kadına çarpmayacak, kalkmasına yardım etmeyecekti. Vapurun da yavaşça gözlerinin önünden kayıp gidişini izlemeyecekti. Çaresizce geri dönerken o konser afişini görmeyecekti. Ani bir kararla bilet almaya gitmeyecekti. Eğer daha önce gidebilmiş olsaydı belki de o uzun kuyruğa denk gelmeyecekti. Bileti satan kişinin mesaisi onun sırası gelmeden bitmeyecek, yerine diğer çalışanın geçmesini beklemeyecekti. O yeni çalışanın ne kadar hoş olduğunu fark etmeyecekti. Bilet için isim, soyisim gibi bilgiler verirken o kadar heyecanlanıp gevelemeyecek, tek seferde halledip oradan uzaklaşacaktı. Ve belki de yağmura yakalanmayacaktı. Çok sevdiği yağmur altında aheste aheste yürürken, cüzdanını düşüren o kadını görmeyecek, cüzdanı yerden alıp epey uzaklaşmış kadına yetişebilmek için koşmayacak ve kim bilir, caddeden geçerken yayalara kırmızı ışığın yandığını farketmemezlik etmeyecekti. Oldukça hızlı gelen o aracın önünde bulunca kendisini dizleri kitlenmeyecekti.

Muhtemelen o araç çoktan geçip gitmiş olacaktı.

Jean Pierre Montaigne, o gün o kadar çok turşu yemeseydi, ölmeyecekti.




18.10.2009

Bencillik

“Dünyada her şey yalan,
üstü ne çok örtülse de bencilliğimizin,
sırıtır bir aradan…”

Charles Baudelaire




İnsanoğlu doğası itibariyle bencildir. Tersini söyleyen beri gelsin. Şöyle bir bakın etrafa, herkes kendi yarattığı doğrular üzerinden hareket etmiyor mu? Göz ardı edilemez hatalarını bir şekilde haklı çıkarmaya çalışmıyor mu? En önemlisi temelde hepimiz kendi algımızla açıklamaya çalışmıyor muyuz yaşamımızı, yaratılmış gerçeklikleri? Kim yarattı bunları? Biz değil mi? Biz “ben”lerden oluşmuyor mu?

Bencillik, insanın kendini sevmesi midir? Kendini sevmek güzel bir şey elbette. Kendinden güç almak, ayaklarının üstünde durabilmek… Kimse olmasa da etrafında, kendinle zaman geçirmek kimi zaman insana öylesine huzur verir ki. Ne bileyim kitap okumak, yatağına uzanıp müzik dinlemek, oturup bir şeyler yazmak, ya da hiçbir şey yapmadan öylece düşünmek, tatlı hayallere dalmak… Bencillik böyle bir şeyse eğer seviyorum bunu. Bencilliği içinde yaşamak, yalnızlığını dindiriyor insanın bir nebze de olsa.

“İstemiyorum” diyorsun o zaman. “Kimseyi istemiyorum, böyle de mutluyum ben.”

Başkalarının düşüncelerine önem vermek, kimse kırılmasın diye nazik davranmak sürekli, merhametli olmak, erdemli davranışlar ise de karşılık bulamayınca insan elinde kocaman bir kafa karışıklığı silsilesiyle kalakalıyor. Karşındakinin bencilliği sana zarar vermeye başlıyor işte bu noktada.

Bencillik, insanın kendini sevmesinden ziyade “her şeyden üstün tutması” haline dönüşüyor -ki doğru olan açıklama eğer buysa, bunu hiç sevmiyorum. “Ey insanoğlu senin derdin ne?” demezler mi adama? Bir insan, başkasının hayatına birdenbire bu kadar kolay girip, hayatını tersyüz etme hakkını nerden buluyor? Sonra nasıl hiçbir şey yokmuş gibi davranabiliyor? Bu gücü bencilliğinden alıyorsa yerim ben öyle bencilliği. Adı üstünde “ben”cillik. Burada “sen” “siz” veya “onlar”a yer yok.

Kimse kimsenin düşüncelerine, davranışlarına, hislerine müdahale etme lüksüne sahip değildir. “Böylesi senin için daha iyi olacak.” ne demekmiş? Sen kimsin de başkası hakkında karar veriyorsun? Herkes kendisi için neyin iyi, neyin kötü olacağını biliyordur zaten. Yanlış seçim yaparsa da sonuçlarına kendisi katlanır.

Kötülüğünü, mutsuzluğunu “bencillik” diyerek dışa vurmamalı insan. Zalimsen öylesindir. Acımasızsan “Acımasızım” de kendine. Düşüncesizsen açıklamaktan çekinme. Herkes çevrende pervane olsun isteyebilirsin, çok normal.(Kime göre normal? Tabi ki bana göre.) Odunsan, odun gibi davran. Ne kadar yontulsan da şık bir mobilya olamayacaksın. Yalnızsan, ve bundan garip bir zevk alıyorsan, yalnızlığına kimseyi katmaya çalışma. Çoğalmaya çalışırken karşındakini de yalnızlaştıracaksın çünkü. Merhametsizsen, n’olur öyle kal. “Ne yapayım, bencilim.” deyip meşrulaştırma tüm bunları.

Peki ben kimim ki, böyle ahkam kesebiliyorum? Bilmiyorum. Ben de sevdiğim bencilliğimi yaşıyorum içimde. Ama sanırım benim sorunum bencilden ziyade “sen”cil olmak.


"Here's to you
Who read everything
Left it out on the shelf
There's no one else to blame
Except yourself.

Selfish Jean"




20.10.2009

Ölürsem Kabrime Gelme İstemem


Oradaydım. Görüyordum kendimi. Kanepeye uzanmıştım, hafiften üşümüş gibiydim. Annem evde olsaydı üstümü örterdi eminim. Ama yalnızdım.

Bir dakika, kendimi nasıl görebiliyordum? Ellerime baktım. Şeffaftılar. Dokunmaya çalıştım kendime, olmadı. “Fısfft” sesiyle kafamın içinden geçti ellerim. Koşarak banyoya gittim. Aynaya bakmak istedim, hayır görünmüyordum.

Geri döndüm uyuyan bedenime baktım. Uyumadan önce ne yaptığımı düşündüm. Sabah kalkmış, güzel bir kahvaltı etmiş, sonra bulaşıkları yıkamış, balkonda oturup biraz yağmuru seyretmiştim. O sırada telefon çalmıştı, koşarak yetişmeye çalışırken ayağım bir şeye takılmış ve düşmüştüm. Sanırım başımı çarpmıştım yere. Tam hatırlamıyordum, devamında şiddetli bir baş ağrısı ve uyku hissi vardı aklımda kalan. Nasıl uzanmıştım oraya bilmiyorum. Yoksa uyumuyor muydum? (Şok ifademe zoom.)

Ürkerek bedenime doğru yaklaştım. Yüzümü inceledim. Elimi tutmaya çalıştım yine o “Fısfft”la karşılaştım. Gıdıklayayım kendimi dedim o da olmadı. Kendini gıdıklamak düşüncesi çok garipmiş. Evde denemeyin. Kendimle yüz yüze gelmiştim. Lan bir mecazı gerçekleştiriyordum adeta. Burnum burun hizama gelince Uyuyan Ben’in “Bööö!” diyip gözlerini açmasını ve beni korkutmasını bekledim. Hiçbir şey olmadı. Nefes alıyor gibi de durmuyordum. Ben, Uyuyan Ben değildim. Ölü Ben’dim.

İki şeyden emindim. “Bir: Ölüydüm, İki: Edward bir vampirdi.” Ne diyorum ben. Bildiğin hayalet olmuştum. Duvarlardan falan geçmek çok eğlenceliydi. Fakat bir süre sonra sıkıldım. Dışarı çıkayım biraz dedim. Kendimce oyun geliştirdim, çok kalabalık bir sokağa hızlıca dalıyor, ne kadar fazla kişinin içinden geçersem kendi haneme o kadar puan yazıyordum. Bir rakibim de olmadığından hep en birinci ben oluyordum. Keşke filmlerdeki gibi olsaydı da uyuz olduğum herkesten intikamımı alabilseydim. Gidip korkuturdum falan. Önce durmadan bir şeyler yemek isteyen ama hiç şişmanlamayan Tuğçe’nin yanına giderdim. İştahla yediği tabağın yerini değiştirirdim durmadan. Kafayı yedirtene kadar yapardım bunu. Tabaktaki mantıyı da ben yerdim. Sonra her ortamda birilerini kitleyen, çok bildiğini sanıp boş boş durmadan konuşan Meriç’e bir uğrardım. Yine kendine has o mağrur tavrıyla ve etkileyici olduğunu sandığı ama aslında kulakları tırmalayan ses tonuyla bir şeyler anlatırken süper güçlerimle saçma sapan sesler çıkarmasını sağlardım. Rezil ederdim. Muammer abi’yi de geçmeden gitmezdim. Sebebi yok kıl oluyorum herife. Fakat maalesef bir toz ve gaz bulutundan ibarettim.

Dışarıda dolaşmaktan sıkılınca tekrar eve döndüm. Merdivenleri çıkmadan balkona uçtum öyle girdim içeriye. Cansız bedenim hala aynı yerdeydi. Zaten nereye kıpırdayacaktı, lafa bak. Açık kalan televizyona baktım bir süre. Kanalı değiştiremediğim için Fox tv’deki cinli büyülü bir diziyi seyretmek zorunda kaldım. O bir saat geçmek bilmedi. Ölmek daha kolaymış. Gerçekten.

Sonra Lost’un reklamını gördüm. O an canlı olsaydım eğer gözlerimde şimşek gibi çakan o pırıltıyı fark edebilirdiniz. Madem hızlı hareket edebiliyor ve kimseye görünmüyordum neden sevdiğim ya da hayran olduğum kişileri görmeye gitmiyordum ki. Derhal koşarak uzaklaştım, demek isterdim ama sadece uçabiliyordum. Lost adasına gittim, John Locke’a, Desmond’a bir selam çaktım geçtim, görmediler. Kate’e uğradım “Bak taş gibi hatunsun ama yeter bir karar ver.” diye azarladım, duymadı. Benjamin’e çok kırgındım. “Jacob dedin durdun son bölümde öldürdün güzelim adamı. Yazıklar olsun.” diyerek sitemimi belirttim, pörtlek gözleriyle etrafa bakmaya devam etti. Richard Alpert’ı buldum, mavi kupasından bir yeşil çay içmek istedim ama yapamadım. Bir çadırın önünden geçerken Sawyer’ı gördüm. Duş alıyordu. Ehem bu kısımdan bahsetmeyeceğim.

Oradan hızla uçarak tekrar ülkemize döndüm. Şebnem Ferah’a gittim. Stüdyodaydı. Yeni albümün şarkılarını ilk ben dinliyordum. En çok 4. parçayı beğenmiştim. Yine çok sağlam olacaktı albüm. İnşallah annem alır da diğerlerinin yanına koyar diye düşündüm. Sonra diğer albümlerimi hacılayan eski sevgilim aklıma geldi. Küfür ettim.

En yakın arkadaşlarım ne yapıyorlar acaba diye merak ettim ve Ceren’in yanına uçtum. Facebook’ta saçma bir oyun oynuyordu. Görmüş geçirmiş orta yaş üstü teyze gibi gülümseyerek yanından uzaklaştım Melike’ye doğru yol aldım. Tez yazıyordu, kendi kendine konuşuyordu falan. “Hah fani şeyler bunlar” diyerek çok bilmişçesine bir bakış attım. Sonra “Lan ben hayalet olmuşum sizin uğraştığınız şeylere bir bakın! İnsan bir arar sorar, öldüm mü kaldım mı?” diye çemkirdim. Duymadı tabi. (Çemkirmek sözcüğünü sevmiyorum ama en iyi bu anlatırdı o anki halimi.) Sinirle tekrar evime döndüm.

Annem de benimle aynı anda gelmişti. İçeri girdi. Uyuduğumu sanıp, önce kızgın bir ifadeyle sonra sitemkar bir gülüşle üstümü örtmemiş olduğumdan yakındı. Odamdan bir battaniye alıp geldi. Zarifçe üstümü örterken vücudumun çok soğuk olduğunu fark etmiş olmalı ki telaşlandı. Uyandırmaya çalıştı. Ben kıpırdamayınca tüm gücüyle sarsmaya başladı. Öldüğümü anlamıştı, haykırarak ağlarken bir yandan da yanağımı yalıyordu. Yanak? Yalamak? O toz ve gaz bulutu halimle bile anlam verememiştim. (Anlamsız ifademe zoom.)

“Anne napıyorsun?” dedim duymadı. Sesimi duyuramayacağımı bildiğim halde “Vay benim anaaaam kafayı yedi. Ben nerden bileyiiimm, nerelere gideyiiimmm.” gibi saçma cümleler kurarak ağlıyordum. Annem yanağımı yalamaya devam ederken birden müzik setini açtı. Chris De Burgh’un çok sevdiğim parçası çalmaya başladı. “Noluyor be?” derken telefonumun uzun süre titreşmesinden mütevellit masadan yere düşmesiyle sıçrayarak uyandım.

Şeker başucumda yatmış bir kendini bir yüzümü yalıyordu. Yerdeki telefonum “When I think of you…” diyerek çalmaya devam etmekteydi. Hala elimde olan kumandayı sıkıca kavrayarak doğruldum. Telefonuma “Efendim” diyerek cevap verirken bir yandan da Fox tv’de sabitlenmiş kanalı değiştirdim. Telefondaki tanıdık ses “6. His’i izledin mi?” diye soruyordu. “Hee, Burus Wilis ölüymüş.” dedim. Sustuk.

Fin.



13.10.2009

Not: Bu hikayedeki kişilerin bazıları, olayların bir çoğu hayal ürünüdür.

Template by:
Free Blog Templates