4 Kasım 2009 Çarşamba

Umarsız Mektup: Câna Rakibi Handan Edersin

Sevgili Melike Câna,

Mektuplara nasıl başlanır hiç bilmem. Beceremem de. İkimiz de sıradan iki birey olsaydık “Sen bu satırları okurken ben çok uzaklarda olacağım” diye bir şakalı giriş cümlesi seçerdim. Eski zamanlara atıfta bulundum diye böbürlenirdim bir de utanmadan. Sen de buna gülerdin. Kendimi nüktedan biri sanıp hayatımı öyle devam ettirirdim. Başka zamanlarda, başka bir yerde buna benzer şakalar yaptığımda, insanlar gülmeyince bile sorunun bende değil onlarda olduğunu düşünecek kadar kendimden emin olurdum. Neyse ki sıradan değiliz de şu mektup başlamadan son bulmadı.

Seninle tanışmamız ne kadar da ilginç olmuştu değil mi? Sınıfa girdiğimizde bende hazırlıktan sonra birinci sınıfa başlamanın, daha önce ortam yapmış olmanın verdiği kendine güven ve sende hazırlığı atlamış olmanın yarattığı gurur, yüzlerimizden okunuyordu diyemeyeceğim çünkü 60 kişilik sınıfta ilk dikkatimi çeken açıkçası sen değildin. Arka tarafta tatlı bir çocuk oturuyordu onu kesiyordum ne yalan söyleyeyim. O da bana karşı boş değildi farkındaydım ama çocuğu bir daha göremedim. Kim bilir neden oradaydı? Yanlış sınıfta mıydı? Hala aklımı kurcalar. Ya da kurcalamaz. 5 yıldan sonra ilk defa aklıma geldi belki bundan sonra kurcalar.

Neden sonra gözlerim ön tarafa takıldı. Siz hazırlığı atlayan 5 zeki, pırıl pırıl genç kız ön tarafta oturuyordunuz. Hocalar sizinle çok ilgileniyordu. Gökhan Hoca’nın İngilizcenizi test etmek istercesine sorduğu ilginç sorulara en tutarlı cevapları veren sendin. Daha seninle konuşmadan asker çocuğu olduğunu ve Mit’de çalışmak istediğini ama bundan çok da bahsetmek istemediğini öğrenmiştim. Ders arasında sevimli gibi olmaya çalışarak tanışma muhabbetleri yapmıştık. İstemeden seni utandırdım o ortamda. Henüz seni tanımadığı için “Nerelisin?” sorusundan nefret ettiğini bilmeyen biri tarafından sorulmuş bu soruya “Hatay, Dörtyol” diye cevap vermen değil, İzmir’den başka bi yeri doğru dürüst bilmeyen benim “Orası Üçyol yalnız!” diyerek üstünlük taslama ve ezme çabamdı senin için acı verici olan. Fakat intikamını alman geç olmadı. “Uluslararası ilişkiler I” dersinde tahtada yazan “H-bomb” teriminin ne anlama geldiğini bilmediğimden sana “HEBOMB ne demek?” diye sormam yaptığım en büyük hatalardan biriydi. Çünkü tüm üniversite hayatımız boyunca bununla dalga geçtin. Ne zaman sosyalleşmeye çalışsam komik sandığın bu anımızı anlattın. Rezil ettin, insan içine çıkamaz oldum. Tamam biraz komik ama niçin bu kadar acımasız oldun Melike? Dur ya biraz değil çok komik evet. Anlat tamam hep anlat.

O ilk sene ne olduğumuza karar veremediğimiz bir geçiş dönemiydi bizim için. Bir yandan Linkin Park şarkıları söylüyor, diğer yandan Anathema dinleyip gothic olduğumuzu sanıyorduk. Fakat Michael Jackson ve Faithless’ı da playlistinde barındıran sen, müzik tarzınla hepimizden ayrılmıştın. Yine de genelde fikirlerimiz uyuşuyordu. Biliyorum beni çok sevdiğin için kaybetmek istemiyordun ve her “Hadi dersi ekelim!” teklifime evet diyordun.

Senden öğrendiğim çok şey oldu Melike. 1984’ü bana sen aşıladın. Big Brother rüyalarıma girdi. Senin sayende Matrix izledim. Kaşık aslında yokmuş anladım. “Enivecivokke”yi “Hadi keçi boku ye” şeklinde söyleyerek sinirli zamanlarımda nasıl da sakinleştiğimi sayende gördüm. “İngiliz aksanıyla nasıl Türkçe konuşulur?” sen gösterdin bana. Dur bu sonuncusunu hepimize bir başkası öğretmişti öyle değil mi? Nasıl da karıştırdım. Aslında karıştırmadım gönderme yapmak istedim. Bence başarılı da oldum.

Direnmeyi gösterdin bana Melike. Sen Yurtkur’un yetersiz yurtlarında neler çektiğini anlatırken ben halimden şikayet etmemem gerektiğini anladım. Mağduriyetinizi öyle ateşli savunuyordun ki benim de ruhumdaki devrimci kişilik uyanır gibi oluyordu kimi zaman.

İlk bakışta saçma gibi gelen ama düşününce “Olabilir lan aslında.” dediğim teorilerinle ufkumu genişlettin. Şimdi ben de aynasız bir yerde toplumsallaşamayan çocuk yetiştirsek, proteinsizlikten birbirini yiyen insanlar olsa nasıl olur diye düşünmekten kendimi alamaz oldum. Neden yaptın bunu Melike? Garip rüyalarınla neden bilinçaltıma işledin? Yoksa? Lan? Senin deneğin ben miydim he söyle?

Foucault dedin Bourdieu dedin kafamı karıştırdın durmadan. Eskiden bi tek Platon diye sayıklıyordun ne güzel. İdealar evreni falan geçinip gidiyorduk. Şimdi tutturdun bir Elit sosyolojisi. Her gün yeni icat çıkarır oldun. Garip pronounciationınla Fransız yazarları, Fransızca kitap adlarını okumaya çalıştın hep. Sen “grandes écoles” “la vie en rose” diye gevelerken benim yaşam enerjimi sömürdün farkında mısın? Geri istiyorum oğlum. Enerjimi ver bana.

Enerji dedim, demez olaydım. Şimdi “R.Şanal ile Hayata Evet”ten girip, doğal taşların mucizelerinden çıkacaksın. Akik sıçtırır, yeşim işetir, ametist kedi gibi bir insan haline dönüştürür, kuvars ne işe yarar bilmiyorum (uyduracak bir şey bulamadım) diye diye beynimi yedin. Onyx kötü taş yaklaşma ona dedin sürekli. Onyx ne ha? Benim bildiğim Pokemon’da Ash’in yol arkadaşı olan saf gibi çocuğun pokemonuydu Onyx. İşin kötüsü ben de meraklı hale geldim senin yüzünden. O kadar ay taşı aldık hani iştah kapatıyordu? Yorma beni Melike. Bit kadar beynim var zaten bir de bunlarla uğraştırıyorsun beni. Bir gün muhteşem bir toprak bükücü olacağına inanıyorum. Git çamurla falan oyna. Seramik kursuna yazıl, tabak çanak yap. Vazo yap. Enerjini bunlara yoğunlaştır tatlım. Seni düşündüğümden söylüyorum. Başka bir gayem yok inan.

Bu dünyadan mısın diye çok kez düşündüm. Uykularım kaçtı. Seninle yazmaya çalıştığımız science fiction projemiz sırasında anladım ki, sen uzaylısın. “Todereh” kavramını uydurduğumuzda sana hayranlık beslemeye başladım. Benim de bir uzaylı arkadaşım olmuştu sonunda. Yıllardır kurduğum hayal gerçekleşmişti. “Unear” gezegeninden gelmiştin sen biliyordum. Veya terminatör olmalıydın. Ürkütücü kırmızı gözün vardı. Bu yüzden rüyalarında makineler tarafından kovalanıyordun hep. Aslında makine sendin. Bilinçaltın göstermeye çalıştıkça sen reddediyordun belki de. Star Wars senin için yazılmıştı. Sen ışın kılıcınla oynayabil diyeydi bütün film. Şaka bir yana ışın kılıcı dedim de aklıma geldi. Bir akademisyen olduğunda sana ışın kılıcı hediye edeceğim. Söz veriyorum Melike.

Dostluğumuz süresince sen de benden bir şeyler kapmadın değil. “Lost”muş, “Fringe”miş bunları izlemeni sağladığım için kendimi şanslı hissediyorum. Neden bilmiyorum. Fakat, benden önce izlediğin bölümlerin en can alıcı yerlerini ya da sonlarını büyük bir şevkle bana anlattığında dünyamın yeniden karardığını bilmeni isterim. Susmayı öğren benden azıcık. Pişman olmayacaksın. “Ah be kızım be, ah be” diye yakındığın günler geride kalacak. Sana sonsuz mutluluk vaadediyorum Melike. Teklifimi iyi düşün. “İronik” ol. “Ütopik” olma. “Algıda seçicilik” yapma. “Aşağılık” görme insanları. “Yerini bil” diyeceksin belki bana ama benim yerim senin yanın.

Satırlarıma son verirken… hmm yok veda etmeyi de beceremiyormuşum. Unutma, her iyinin içinde bir kötü, her kötünün içinde bir iyi vardır. Bunu neden söyledim bilmiyorum. Canım dostum seni çok seviyorum.

Appa, yip yip!



İmza falan.

02.10.2009
01:08

Cerenimo'nun Bir Günü


Cerenimo o sabah yataktan çıkmak istememişti hiç. Zaten hava da kötüydü. Pencereden usulca başını çıkardığında gökyüzünden düşen damlaları hissedebiliyordu. “Ahmak ıslatan” terimi işte şimdi layığını bulmuştu.

Şöyle bir arkasına baktı, yatağını toplamasa da olurdu. Ne de olsa çok hüzünlüydü bu sabah. Dağınık yatak, konsepti tamamlayacak ve saçlarının o anki halini betimlemek için muhteşem bir metafor olacaktı, eğer bu yazı daha yetenekli biri tarafından yazılsaydı.

Ürkek adımlarla odasından çıktı. Salona doğru yürürken gözlerini ovuşturdu. Yüzünü yıkamamalıydı, akşamdan kalan akmış makyajı ruhundaki tüm negatif enerjiyi dışavuruyordu.

Televizyonu açtı, bir “sigara” yaktı. Aç karnına sigara içmek onun için vazgeçilmez bir eylemdi. Kanallarda şöyle bir gezindikten sonra Discovery Channel’da duraksadı. “Miami Ink” vardı. Kim bilir kaçıncı kez aklından “Ben de omzum gibi bir yere melek gibi, peri gibi dövme yaptıracağım, ama benimki renkli olacak. Tabi babam görse ne yapar bilmiyorum. Of çok acır mı acaba? Kaç paradır ki?” düşünceleri geçti. Ve kim bilir kaçıncı kez vazgeçti dövme yaptırmaktan.

Program biteli çok olmasına rağmen Cerenimo değiştirmemişti kanalı. Televizyonun kumandası kalkıp alabileceği yakınlıkta değildi çünkü. Adeta karşı kanepedeydi ve yerinden kalkmak bu boşvermişlik haline çok aykırıydı. Kültablasındaki izmaritler giderek artıyor, sigaranın bir çok zehirli madde içeren ve çocuklarımıza solutmamamız gereken dumanı tüm odayı kaplıyordu.

Yosun yeşili gözleri duvardaki “Angel” posterine takıldı bir ara. “Lisedeyken aşıktım buna ben” dedi içinden. İçini çekti şöyle bir, elinin altındaki “Twilight” kitabına uzandı, bir süre okudu… Zamanında “Keşke ders kitaplarımız da bu kadar sürükleyici olsa.” diye çok düşünmüştü.

Bir süre sonra kitap okumaktan da sıkılıp kanalı değiştirme kararı aldı. Yavaşça doğruldu. Ayağa kalkmışken temel ihtiyaçlarını da gidermeliydi. Kibarlık olsun diye ‘lavaboya gitti’ yazacağım ama aslında kurmak istediğim cümlenin “bağırsakları normal bir insandan 3 kat fazla çalıştığı için, epey uzun bir süre, boşaltım sisteminin evrelerini yeniden gözden geçirmek suretiyle, tuvalette kaldı.” olduğunu bilmenizi isterim.

Lavabodan dönüşte mutfağa uğradı, tezgahta duran yarım paket “Biskrem” ve henüz paketi açılmamış “Eti Brownie”yi alıp tekrar salona geçti. Bir yandan onları yerken, diğer yandan “e2” yi açmış “Supernatural” adlı diziyi izlemeye başlamıştı. Kulaktan dolma bilgilerimle söyleyebileceğim şu ki, dizide yakışıklı gibi iki çocuk vardı ve Cerenimo bunlardan birini daha çok beğeniyordu. Dizi bitince bir süre “Formula 1” izledi. “Kimi Raikonen?” esprisi yapıp güldü kendi kendine ve birinin görmüş olma ihtimalinden tedirgin olarak somurttu. Sonra “Lig tv”ye geçti. Cuma günü oynanmış olan “Fenerbahçe vs. Muhetemelen Kazanan Takım” maçının özetini izledi. Yanında birileri olsaydı engin “futbol” bilgisiyle onları etkileyebilirdi ama kimse yoktu. Yalnızlığı tokat gibi çarpmıştı yüzüne.

Şimdi “Eskişehir”de olsaydı yalnız olmazdı. “Havelka”da nargile içer, “222”de müzik dinleyip, eğlenirdi. Aslında “İstanbul”u da çok özlemişti. Çocukluğu geçmişti orada. Feridun Düzağaç’ın “Yeniköy” şarkısını dinledikçe hüzünlenirdi. Birden salonun kapısı gıcırdadı. Cerenimo hemen kalkıp oynamaya başladı istemsiz. “Anne tarafım Kırklareli’li olduğundan ruhumda var bu benim, hıhı evet.” diye düşünerek tekrar oturdu kanepeye. Sonra tekrar hüzünlendi. Aklına “Finlandiya” hayalleri geldi. Bu soğuk ülke ona her zaman çekici gelmişti. Tabi ülkenin erkeklerinin tam onun tarzı olması da bunda etkiliydi. Ama o “Au Pair” sayesinde, “Facebook”tan tanıştığı “Jamie” adlı serseri bir müzisyenin peşinden “İngiltere”ye gitmiş ve elinde kocaman bir hiçle tekrar Türkiye’ye dönmüştü. Çünkü Jamie başka sevgili yapmış, Cerenimo’yu evlilik hayalleriyle beraber yüzüstü bırakmıştı. Cerenimo geçmişte yaptığı bu büyük hataya “ha ha!” diye gülmek istedi ama yapamadı. Malum konsept.

O sırada derinlerden bir ses duydu. Hoş bir ses “Got a secret, can you keep it?” diye şarkı söylüyordu. Telefonunun çaldığını anladı. Üstüne oturmuş olduğundan bir süre aradı ve fakat sonunda buldu. Arayan en yakın arkadaşlarından biri olan Eylem’di. “Küçükpark’a gidelim” diyordu. “Ben otobüse binince mesaj atarım sen de çıkarsın” diğer önemli cümlesi olmuştu Eylem’in. Telefonu kapatınca okunmamış mesajı gördü Cerenimo telefonda. Diğer yakın arkadaşı Melike de benzer içerikte bir sms göndermişti.

Zorlukla kalktı yerinden. Yavaş hareketlerle giyindi, akmış makyajını temizleyip yenisini yaptı, saçlarını topladı. Eylem’den mesajı alınca Küçükpark’a doğru yola çıktı. Yolun yarısında parfüm sıkmayı unuttuğunu farkedip, çantasından çıkardığı “D&P”den alınmış çakma “Armani Code” parfümünün yarısını tenine boca etti. Aslında bu kokunun erkekler için olanını da seviyordu özellikle “Axe Dark Temptation” ile birlikte kullanıldığında, ama erkek olmadığı için o kombinasyonu denemesi çok da mantıklı olmayacaktı. Bu yüzden içinden “Sevgilim olunca ona Armani Code Black kullandıracağım” diye geçirdi.

Küçükpark’a vardığında bir markete uğrayıp yeni bir paket “Winston Box” ve Eylem’in sigara kutusu koleksiyonu için dış görünüşü hoş olan değişik isimli bir sigara aldı. O haftaki “Uykusuz”u da edindi bedelini ödeyerek. Arkadaşlarını beklemek için her zaman gittikleri cafeye oturdu. “Sade türk kahvesi” söyledi. Bir yandan içerken diğer yandan “Cihan Ceylan”ı okuyordu. Aynı anda “Akşam eve gidince Msn ve Facebook’a ‘Cihan Ceylan benimle evlensin.’ yazayım ki, herkes benim ona hayranlık duyguları beslediğimi öğrensin.” diye düşünüyordu.

Dergiyi okumayı bitirince geleni geçeni kesmeye başladı. Belki tanıdık bir yüz görürdü. Çok geçmeden gördü de. Arkadaşı Cevo’ya selam vermekle kalmamış, yanına davet etmişti. Cevo da gelmiş, bir iki espri yapmıştı oturur oturmaz. Cerenimo ise bu esprileri son derece ciddiye alıp “trip” atmıştı arkadaşına. Fakat Cevo “ileride açacağı barında onu da çalıştıracağı sözü”nü verince barışmışlardı.

Eylem ve Melike de sonunda gelebilmişti. Cerenimo, Melike’yle bir süre toplumsal konular hakkında ciddi muhabbetler yapmış, sonunda sinirlenip susmuştu. Eylem ortam canlansın diye komiklik yapmaya çalışıyordu. Fakat masada bulunan herkes Eylem’in esprilerini anlamış olmasına rağmen bu espriler Cerenimo tarafından tekrar ciddi açıklamalara tabi tutulmaktaydı. Ne de olsa o bir “açıklama insanı”ydı.

Zaman ilerleyince bu üçlü bir tek şeyde hemfikir olmuşlardı; “İçmeye gidelim.” Çok sevdikleri bir grup olan “Kanca”yı dinleyeceklerdi fakat Cerenimo öncelikle Bornova’nın ünlü mekanlarından “Beri”ye gitmek istiyordu. Beri’nin çalışanları her zaman sempatik gelmişti Cerenimo’ya. Onlardan birini görünce sabahtan beri üzerinde olan bu hüzünlü havadan kurtulacaktı biliyordu. Nitekim öyle oldu. Özellikle Melike Cerenimo’nun “sağ ayak bileği”ne dokunup, “ahtapot modu”nu aktif hale getirince, birkaç saat önceki Cerenimo’dan eser kalmadı. Neşeli bakışlar atıyor, gülümsemesiyle herkesi büyülüyordu. Hep beraber “Samy ve Anlamsız Dansı” yapıp eğleniyorlardı. Böyle küçük, gerzek bir şeyden mutlu olmasında alkolün de etkisi yok değildi tabi. Cerenimo önüne geleni durdurup eskiden bu mekanda çıkan “Detone” adlı gruptan bahsetmeye çalışıyordu. Detone artık “Umut Kaya” haline dönüşüp ünlü olmuştu ama Cerenimo kendince “Rakı” adını verdiği grubun hoş şarkılarından biri eşliğinde ne denli coşup eğlendiğini, susuz rakı içip delikanlılığını kanıtlamaya çalışırken nasıl da sarhoş olduğunu herkes bilsin istiyordu.

Gecenin sonunda Cerenimo bir grup insanı etrafına toplamış, bağırarak “Ali Desidero” adlı şarkıyı söylüyordu. Eylem ve Melike, Cerenimo’nun iki koluna girerek onu çıkarmaya çalışmışlar, büyük zahmetler sonucunda “Köz” adlı çorbacıya kadar gelebilmişlerdi. Cerenimo dengesini yitirip kıç üstü düştüğünde bile yüzünde hala aynı gülümseme vardı. Ertesi sabah yine hüzünlü bir güne uyanacağını bilmeden şen kahkahalar atıyordu etrafa. “Ehe düştüm ki ben!”

Fin.




01.10.2009
03:40

Cevo: Hero of the New Society


Takvimler 2012’yi gösteriyordu, demek isterdim. Ama artık ortada takvim falan kalmamıştı. Marduk’un gezegenimizin dibinden geçmesinin ardından, insanlığın büyük bir kısmı yok olmuş, kalanlar da farklı bir boyuta atlamışlardı.

İnsanlık oldukça büyük bir adaptasyon sorunu yaşamaktaydı. Alışık oldukları hiçbir şey yoktu artık. Sabahlara kadar Lost, Prison Break izledikleri zamanlar, okudukları kitaplar hakkındaki uçsuz bucaksız tartışmaları, “Ben daha iyi biliyorum, hayır efendim benim bilgim en birinci” tarzı ego çarpışmaları, efsane grupların konserlerine gidip deliler gibi müzik dinledikleri günler, “Hacı Tim Burton da ne film yapmış be” ana fikirli konuşmaları çoktan geride kalmıştı. O günlere dair hatıralar hala zihinlerindeydi ama bunu ne birbirleriyle paylaşacak cesaretleri vardı, ne de hatırladıklarını tekrar canlandırabilecek kuvvete sahiptiler.

İnternet hala vardı ama o sayede ulaşılan bilgiler yok olmuştu, televizyon vardı ancak yayınlanacak hiçbir şey kalmamıştı. Notaları hatırlıyorlardı hala ama müzik nasıl bir şeydi unutmuşlardı. Öylesine yalnızlaşmışlardı ki, dilleri hafızalarından silinmiş, iletişim yeteneklerini kaybetmişlerdi. Birkaç etkileyici kelime kullanıp okuyucunun ilgisini toplayabilsem kral olurdu ama kelimelerle anlatılamayacak kadar sessiz, soğuk ve yabancı bir boyutun içindeydiler.

Fakat biri vardı ki, bu duruma boyun eğmek istemiyordu, insanların vazgeçmişliklerini gördükçe içindeki devrimci ruh uyanmaya başlıyordu. Bir şeyler yapmalıydı. Kurtarmalıydı kendini bu durumdan, böylece tüm insanlık kurtulacaktı.

O insan Cevo’ydu. Tüm bilgilerin efendisiydi. Bir kuş, yo yo bir uçak, o bir süper kahramandı. Yalnızca bunu henüz kimse bilmiyordu.

Cevo öncelikle herkese ulaşabileceği bir platform seçmek istedi. Uzun analizler sonucunda bunun internet olması gerektiğine karar verdi. Önceki hayatında en fazla hakim olduğu alandı ne de olsa.

İlk olarak Wikipedia’yı kurdu yeniden. Bütün bilgilerini yazdı oraya. Sonra Ekşi Sözlük’ü doldurdu sınır tanımaz fikirleriyle. İmdb’yi oluşturdu. Tüm sinema bilgilerini aktardı. Sonra Google’ı icat etti ki insanlar hemen bulsun aradığını. Facebook’u yarattı. Herkesin fotoğrafını çekip, yüzlerce profil oluşturdu, birbirleriyle arkadaş olmalarını sağladı. Birkaç şakalı video çekip paylaştı bunları kendi profilinde. İnsanlar gördükçe merak edip devam ettirmeye başladı bu paylaşım olayını. Msn’i de kurduktan sonra artık sorunlara online çözümler de getirebiliyordu. Her daim online oluyordu ki insanlar istediği zaman ulaşabilsin. Bir de divx için altyazı sitesi oluşturmalıydı. Evet henüz hiç film yoktu piyasada ama Cevo aradığı tüm altyazıları bulmalıydı yine de.

Mp3 sitesi de oluşturmak istedi fakat henüz müzik denen kavram ortaya çıkmamıştı. Bunun için biraz yardıma ihtiyacı vardı Cevo’nun. Kalan az sayıda insanı araştırmaya başladı. Eskiden müzisyen olan birilerini bulmak istiyordu. Böylece hatırlatmak daha kolay olacaktı ruhun gıdası diye tabir edilen kavramı.

Cevo kimseye ulaşamıyordu. İnsanlar gittikçe daha asosyal bir hal alıyorlardı. Aslında toplum kavramı da yok olduğundan asosyal tabiri yanlış görünebilir ama yerine koyacak başka bir şey bulamadım. Ümitsizliğin dibine vurduğu bir anda Cevo mucize gibi bir şey yaşadı, gördüklerine inanamadı. Bu olabilir miydi?

Oydu evet, yanlış görmüyordu. Hayatta kalan az sayıda insandan biri de oydu. Ama aslında buna şaşırmamalıydı bu kadar, çünkü eski hayatlarında da bir ilahtı o. Yok olmaması gereken biriydi zaten. Evet Cevo’nun bitkin halde, bir ağaç altında bulduğu bu insan Mike Portnoy’du. İçinde kaybolmaya yüz tutmuş o şevk yeniden canlandı bir anda. Konuşmaya çalıştı, ne denli iyi bir davulcu olduğunu anlattı ona. Orda burda bulduğu damacanalarla bir iki ritm gösterdi üstada. Mike kendine geliyordu yavaş yavaş. Müziğin temeli olan ritm oluşmaya başlıyordu artık. İnsanlar el çırparak falan eşlik ediyorlardı. Cevo, “şu şarkıda hayvani bi davul solo var” diyerek arkadaşlarıyla yaptığı müzik muhabbetlerini hatırladıkça daha bir gayretle çalışıyordu.

Dream Theater’ın diğer üyelerini bulmuştu bu arada. Hep birlikte oldukça derin bir kuyunun dibinde saklandıklarını, Petrucci’nin avlanmaya çıktığında onu fark etmesiyle öğrendi Cevo. Notaları öğretti onlara. Ve Dream Theater içgüdüsel olarak çalmaya başladı The Dance Of Eternity’den Home’a kadar tüm parçalarını. Yine Cevo’nun inşa ettiği Cevahir Live Rock Bar adlı mekanda her Çarşamba ve Cuma program yapıyorlardı. İnsanlar zevkle dinliyordu DT’yi.

Müziği yeniden insanlara aşılamanın mutluluğuyla, bir gün deniz kenarında yürürken Gregory House’u gördü Cevo. Dizinin tüm senaryosunu ona anlatmanın tam zamanıydı. House hafızasını kaybetmiş olmasına rağmen giderek bir aydınlanma yaşıyordu kahramanımız sayesinde. Önceki yaşamındaki tecrübelerinin de etkisiyle çabuk toparlandı. Böylece yeni boyutun ilk dizisi de oluşmuş oldu.

Sadece popüler kültürle olmayacaktı. Cevo bildiği tüm iktisat teorilerini bir defterde topladı. Cevahir Üniversitesi’ni kurdu ve bunları gelenlere öğretmeye başladı.

Nargile ve 50lik birayı da unutmadı tabii ki. Meraklılarına nargileden nasıl nefes çekmesi gerektiğini, birayı nasıl soğuk muhafaza edeceklerini söyledi. Sorulardan asla sıkılmıyordu, sevecenlikle yanıtlıyordu insanları. Çok geçmeden “o son kadehi içmeyecektik müdür!” cümleleri yankılanmaya başlamıştı sokaklarda.

Başarmıştı! İnsanlık eski haline dönüyordu! Ne zaman dışarı çıkıp yürümeye başlasa bir tanıdık görüp yanına oturabiliyor, zaman sınırlaması olmadan muhabbet edebiliyordu artık. Mutluydu Cevo. Yüzündeki gururlu gülümsemesiyle, batan güneşe doğru yürürken arkasında bıraktığı insanlar “In Cevo We Trust” pankartlarıyla anıyordu bu anlamlı mücadelenin mimarını. Cevo’nun ise aklında tek bir cümle vardı; “Yes,we can!”




Bir Nevi Aşk

Her şey seni ilk gördüğüm gün başladı. Asil duruşun, tarzın, tatlı tavr-ı hallerinle cezbetmiştin beni. Çılgınlıkların da yok değildi. Kimin aklına gelirdi siyahla turuncuyu bir araya getirip göz alıcı bir kostüm yaratmak..

Aklımdan çıkmıyordun. Rüyalarıma giriyordun bazen. Bazen uyuyamıyordum düşünmekten. Sen benim olmalıydın. Hissetmeliydim seni. Sen olmalıydın her gün yanağıma öpücük konduran. Sabahları o güzel sesinle sen uyandırmalıydın beni.

Sana sahip olmak zahmetli olacaktı, biliyordum ama yine de göze aldım. Bedeli neyse ödemeye hazırdım. Yeri geldi aç kaldım, yeri geldi dışarı çıkmadım. Her konuda fedakarlık yaptım. Ama sen benimdin ya buna değerdi.

Seninle ilk günlerimiz nasıl da güzeldi. Birbirimizi tamamlıyorduk adeta. Her gün farklı bir yanını keşfediyordum. Bana bakışın, şarkıların, beraber oynadığımız oyunlar öyle eğlenceliydi ki bir an bile yanımdan ayırmıyordum seni. Ne zaman birine ulaşmak istesem sen bulup getiriyordun. Uzakları yakın ediyordun. Bizim şarkımız çaldığında biliyordum her seferinde sen olduğunu. Yalnız hissettiğimde yanımda bir sen oluyordun. Yalnız kalmak istediğimde de susuyordun. İhtiyacım olduğunda beni dinliyordun bir tek. Elde etmek kadar zordu alışmak çünkü sen öncekiler gibi değildin.

Sonra zindan günler başladı bizim için. Sen içine kapanmaya başlamıştın. Başkaları içinse bu duruma inanmak çok zordu. Öyle uyumluyduk ki yaptıklarını anlatınca şaşırıyordu insanlar. Yok yere problem çıkarıyordun. Küsüyordun. Susuyordun. Sana dokunduğumda sonsuz bir karanlığa bürünüyordun.

Beni de üzmeye başlamıştı bu durum. Böylesine müthiş bir aşkla başlayan bir ilişki bu şekilde bitmemeliydi. Bir şeyler yapmalıydım ama anlayamıyordum seni. Elimden bir şey gelmiyordu.

Belki de ilk kez, daha önce defalarca duyduğum sözler doğru geliyordu kulağıma. Önce üzüldüm, ağladım. Sonra sustum, kabullendim. “Sorun sende değil bende” demiştin.

Evet sorun sendeydi balım telefonum. Sony’m, Ericsson’um, W810i’m… Artık zırt pırt kapanıp beni delirtmesen ne güzel olur. Çünkü senden vazgeçmek istemiyorum. Başkaları asla senin gibi olmayacak biliyorum. Seni çok seviyorum.

:)

Template by:
Free Blog Templates