19 Mayıs 2011 Perşembe

Hayatı Video Klip Tadında Yaşayan Kız

Hayatı video klip tadında yaşayan kız, o sabah bir zamanlar çok sevdiği ama her sabah onunla uyanmak zorunda kaldığı için artık yavaştan kıl olmaya başladığı o şarkıyla güne başlamak üzereydi ki alarmı erteledi. Ertelerken, bu fonksiyonun ‘alarm’ mantığına ters geldiğini düşündü. Eğer alarm yalnız ya da uykusu ağır insanları belirli bir saatte uyandımak için geliştirildiyse ertelemenin anlamı neydi? Hem bu ertelemeler yüzünden defalarca okula geç kaldığı olmamış mıydı? İşin kötüsü ertelemeden de olmuyordu. Öyle bir uygulama varken, var olduğunu tüm varlığıyla bilmekteyken, alarm bangır bangır bağırırken ekranda beliriveren “ertele” sözcüğünü görmekteyken, bunu yok sayıp da kullanmamazlık edemiyordu. Keşke hiç olmasaydı, keşke alarm ‘alarm’ olarak kalsaydı. Çaldığında uyanılsaydı. Ama belki de alarmı ertelemek, en başından planlanmış, belirli bir amaca hizmet ediyordu. Belki de erteleme fonksiyonunu uzun yıllardır yalnız yaşayan, yalnızlığından bunalmış ve biri tarafından uyandırıldığında birazcık olsun mızmızlanmak isteyen bir zavallı bulunmuştu. Çünkü her yalnızın bir “Anne beş dakka daha!”ya ihtiyacı vardı.

Tabi hayatı video klip tadında yaşayan kız bunları düşünürken ikinci erteleme uyarısı ekranda yanıp sönüyordu. Bu sefer ertelemedi. Yatağından kalktı. Tekrar hareketli bir müzik açtı, sesini de yükseltti biraz. Duşa girdi. Bağırarak eşlik etti şarkıya. Ve sonrakine. Saçını kuruturken pek duyamadı hangi şarkının çalmakta olduğunu ama mühim değildi. Hızla mutfağa yöneldi. Kahvesi için su koydu ocağa. Aslında yıllarca ailesiyle beraber her sabah epey geniş bir kahvaltı sofrasına oturmuş ve soğumasın diye altı uzun bir süre, belki kahvaltı boyunca, açık bırakılan demlikten içilen kaynar çay kültürünu devam ettiren o yürekli yurdum insanından biri olmuştu. Ama yalnız yaşamaya daha doğrusu hayatını video klip tadında yaşamaya başladı başlayalı sabah kahvaltılarını koyu bir kahve ve yakındaki pastaneden aldığı çöreklerle geçiştiriyordu. Dinlediği şarkılar bunu gerektiriyordu.

Mesela otobüse bindiğine başını cama yaslamasını sağlayacak duygu yoğunluğu ve ritmde şarkılar tercih ediyordu. Kalabalık bir caddede yürürken daha slow, melankolik bir hava esiyordu kulaklıklarından. Sonra bir kedi gördü köşe başında. Seveyim bari şunu diye geçirdi içinden. Çünkü mutluluk veren, hayat güzeldir temalı bir şarkı dinlemekteydi o esnada. Kediye yaklaştı, kedi tırmalamakla kalmayıp, koşarak uzaklaştı. Hayatı video klip tadında yaşayan kız duruma sinirlenip sert bir rock parçası açtı mp3 oynatıcısından. Ve hızla yürümeye başladı. Nereye gitmesi gerektiğini biliyordu ama bilmiyormuş gibi davranıyordu. Çünkü şarkı “Sittir et be olum” diyordu genel olarak.

Okulun kapısına geldiğinde rüya bitmeliydi belki ama bitmedi. Bu kez okula, öğretmenlere ve sisteme söven bir şarkı eşlik ediyordu okuldaki ilk anlarına. Sanki her gün buraya gelmiyor, her gün derse girip de arada kendisine sorulan sorulara cevap dahi vermiyordu. Vize-final kelimeleri çok uzağındaydı şu an ama tarih olarak o kadar da uzak değillerdi aslında. Çalışmaya başlaması gerekiyordu artık ama bi yandan da çalışmasını engelleyecek şeyler bulmak istiyordu ki video klip tadındaki hayatına devam edebilsin.

Sonra eski sevgilisini gördü az ileride. Yeni sevgilisiyle beraberdi. Eski sevgilisi ‘eski’ ön adını alalı epey zaman geçmişti ve nerdeyse onu unutmaya bile başlamıştı ama işte ah bu şarkılar olmasaydı… insanlar bu sözleri nasıl yazıyor olabilirlerdi? Acı çekmesi normaldi şu an. Hatta çekmese yadırganırdı. Ya da kimsenin umrunda olmazdı ama hayatı video klip tadında yaşayan kız için herkes onu izliyor gibiydi.

“Kızım işimiz gücümüz mü yok allasen seni ne izleyeceğiz?” diyenler olabilirdi ama yoktu. Çünkü kimse onu izlemiyordu ya da izlenmek istendiğinden kimsenin haberi yoktu ki haberleri olsa bile bir önceki cümlede bahsedildiği üzere oturup da izleyecek halleri yoktu.

Neyse sonra eve döndü bu kız. Tabi sokakta yatacak değil. Banyoda küvet olsa doldurur, içine girer, makyajını akıta akıta ağlardı falan ama ağlamadı. Hikaye de burada bitti.


Not: Artık yazamıyorum sanırım.

8 Mayıs 2011 Pazar

İnsan...

Tam değerli hissetmeye başladığında kendini, aslında onun için yemek yemek, su içmek, işemek gibi temel ihtiyaçlardan çok da farklı olmadığını görünce,

Birini hayatının tamamı olarak addederken, kendisinin onun hayatındaki boşluklardan ibaret olduğunu anlayınca,

Şimdiye dek gereksiz yere, üzüleceğini bile bile çok fazla önemsediklerine içten içe küfür ederken ve nihayet tüm bu önemsemelerini hak edecek birini bulduğunu sanırken, onun için tüm bunların anlamsız olduğunu bilince,

Hayatı boyunca ikinci planda kalmış olmanın verdiği tedirginlik ve biraz da korkuyla, artık o kadar da ikinci planda olmadığını düşünürken, aslında üçüncü bile olamadığını anlayınca,

Hani bir şeyleri çok fazla anlatmak isteyince mesela, anlatamadığını veya anlatsan da değişmeyeceğini farkedince,

Bir cumartesi gecesini "dış etkenler"siz, "başka koşullar"sız, herhangi bir zaman - mekan sınırı olmaksızın, sevgilisiyle geçirmek isteyip de, sadece istemekle yetinince...

Bazen sadece susmak zorunda kalınca, açıklayacak takati olmayıp da "Peki" deyince,

Ya da birine güvenmenin ne demek olduğunu öğrenip de sonra birdenbire kaybedince…

Uyumak isteyip onu bile beceremeyince...



Tüm inancını yitiriyor oracıkta...

12 Nisan 2011 Salı

Metro

Bir metro vagonunda korkmaya başladım insanlardan. Ve yine aynı yerde vazgeçtim onları tanımaya çalışmaktan. Tanımak yersizdi. Her tanışmanın sonu yabancılaşmayla bitiyordu. Önyargı güzel şeydi. Önyargı birini tanımaya çalışmaktan ilk anda vazgeçmekti. Yorulmamak, yormamak, üzmemek, boğmamak, sıkmamak, kırılmamaktı belki.

Yalnızlığımı kabul etmeliydim. Ben onlar gibi değildim. Olamazdım. Onlardan iyi değildim, kötü de. Farklıydım. Herkes farklıydı belki. Yalnızdım. Herkes yalnızdı belki. Ama en değerli yalnızlık benimkisiymiş gibi geliyordu. Tüm o insanlar benim etrafımda dolanan anlamsız varlıklardı. Oysa ben de anlamsız bir varlıktım bir başkası için.

Gelişimi haber vereceğim kimse olmadığını anladığımda farkettim yalnızlığımı ve bu önce güvensizliğe, sonra inançsızlığa, sonra tepkisizliğe itti beni. Farkındaydım. Bir metro vagonundaydım. Yol ilerliyordu. Sadece zaman geçirdiğimi biliyordum. Değiştirmek istemiyordum bunu yine de. Giderek daha da hissizleşiyordum. Ben hissizleşirken, hissizleşme sözcüğü etkisizleşiyordu cümlelerimde. Öyle de olmalıydı. Soru sorulmamalıydı. Cevap veremezdim.

Yazmak istiyordum. Yazacak şey yoktu. Tıpkı konuşmak isteyip de susmam gibi. Hiçbir şey yolunda gitmiyordu ve gitsin diye uğraşmıyordum artık. Her şeyin bir sonu vardı. Çabalasan da son değişmeyecekti. Ölüm gibi. Dünya üzerindeki en sağlıklı yaşamı sürsen de sonunda ölecektin.

Sonunda öleceksem nasıl yaşadığımın önemi yoktu. Henüz ölmedim ama yaşamamayı seçtim.

Metro durdu. İndim.

10 Nisan 2011 Pazar

I-ıh

Fekat ne yazık ki döndüm.

2 Mart 2011 Çarşamba

Hıhı.

Geri dönmek istemediğimi farkettim bugün. :/

23 Şubat 2011 Çarşamba

Eksik

İçinde bir şeyler eksiktir sanki. Arayıp bulamadıkların ya da bulup kaybettiklerin tek tek çarpar olur yüzüne. Yavaş yavaş hissedersin eksikliğini. Hani bir şeyleri görebilmek için biraz uzaktan bakmak gerekir ya bazen, öyle işte. Uzak bir şehirde, dilini bile bilmediğin bir ülkede, yaşadığın ve belki yaşayacağın onca güzel deneyime, zihnini meşgul edecek bir dolu şeye rağmen, şöyle durup düşünmeyi de öğrenirsin, her ne kadar hoşuna gitmese de düşündüklerin.

Yalnızlıktan da ötedir hissettiğin. Hayır yalnız değilsindir. İçinde bulunduğun bu haleti ruhiyenin kelime karşılığını yeni öğrenmişsindir. Eksiklik. Biri vardır dostundur, dostundan ötedir, birden gider. Tek başına kalmazsın belki ama bir şey artık yoktur hani... Çocukken biri saçlarını okşadığında hissettiğin o garip, masum his gibi. Yüzünü birinin göğsüne bastırıp hıçkıra hıçkıra ağlamak gibi. Hiçbir şey düşünmeden saatlerce gülmek gibi. Ve bunların hiç birini bir daha yaşayamayacağını bilmek gibi.

Sana da bağlı değildir bazı şeyler. Sen masumsundur, düşündüklerinin masum olduğundan da eminsindir. Bunda yanlış bir şey yoktur ki. Neden böyle olması gerektiğini anlamazsın. Ve anlatamazsın da başkalarına. Yalnızca, söylenmemesi gerekenler söylenmiştir. Ya da yaşanmaması gerekenler çıkıvermiştir ortaya. Zaman yanlıştır belki. Mekan veya. Bir şeylerin yanlışlığı onarılmaz bir eksikliğe sebep olmuştur ve artık elinden gelen hiçbir şey yoktur.

19 Şubat 2011 Cumartesi

Çok özlediğim şeyler var

Geçen sene Nisan ayını özledim mesela.
Mayıs'ı da.
Eski evimi.
Eski odamı.
Eski bilgisayarımı.
İzmir'i.
Ama o Nisan ayındaki İzmir'i.
Hatta Temmuz'a kadarki tüm İzmir'leri.
Ankara'yı.
Ankara'nın yazını.
Ayvalık'ı.
Kedimi.
Kedimin bebekliğini.
Birini. Çok sevdiğim bir dostu.
Sorumsuz olabildiğim günleri.
Öğrenciliğimi.
Çok düşünmediğim hatta hiç düşünmediğim zamanları.
Sadece güldüğümü hatırlamayı.
Geceleri.
Eski odamdaki geceleri.
Eski odamdaki durmadan yazdığım geceleri.
Onu.

Ama en çok o Nisan ayını.
Hatta Mayıs'ı.

O Mayıs'tan sonra pek çok kez çok mutsuz olduğum oldu. Ya da belki çok mutsuzdan biraz daha mutlu.

Ama bir daha asla o kadar mutlu olmadım.


Template by:
Free Blog Templates