18 Şubat 2011 Cuma

Tanışmadığımız o gün çok güzeldi...

"Tanışmış olsaydık, mutlu olabilirdik. Tanışmadığımız gün çok güzeldi. Bardaktan boşanırcasına yağmur inmiş, gökyüzüyle yeryüzünü birleştiren bir köprü olmuştu. Sen bir kafeye sığındın, ben de ısınmak için bir pencere kenarındaydım. Rom ve kurabiye mevsimiydi. Masadaki mumun eriyiğini bardaklarımıza dökerek falcılık yapmaya çalıştık. Kaderimiz, bir bardak sodanın üzerinde yüzen kırmızı balmumu taneciklerinde gizliydi. Salonu bir kadın geçti baştanbaşa, küçük adımlarla. Ağzına kadar dolu bir fincanı iki eliyle tutuyordu. Çok güzeldi.

...

Büyük aşklar tüm engelleri aşar. Büyük aşklar, hiçbir şeyden sakınmaz. Tanışmadığımız o gün, ayrı kafelerde oturuyorduk. Kaderimiz, bir bardak sodanın üzerinde yüzen kırmızı balmumu taneciklerinde gizliydi. Salonu bir kadın geçti baştanbaşa, küçük adımlarla. Ağzına kadar dolu bir fincanı iki eliyle tutuyordu. Sevgilim, çoğu kez olduğu gibi, yine bir ortak noktamız vardı. Sen yalnızdın, ben yalnızdım. Ama bu bile umurumda değil. Çünkü ömrüm oldukça her gün, bıkmadan usanmadan seni bağışlayacağım."

Juli Zeh - Üç Harfli Kelime: Aşk


Not: Uzunca bir zamandan sonra paylaşmadan edemediğim bir alıntı.

17 Şubat 2011 Perşembe

Macaristan'da Tavşan Kovalayan Kaplumbağa

Evet bu bir gezi blogu değil ama şimdi uzaktayım diye hiçbirşey yazmamazlık etmek istemedim. Buraya geldiğim günden itibaren neler yaşadığımı aklımda kaldığı kadarıyla kısa kısa anlatayım dedim. Çünkü sanırım ilerde okuduğumda benim de hoşuma gidecek.

1 şubat günü İzmir-İstanbul-Budapeşte şeklinde bir yolculukla Macaristan topraklarına iniş yaptım. Benimle beraber Volkan adlı bir Türk çocuk daha geldi buraya. Uçakla arası iyi olmayan bi insan olmama rağmen yolculuk sorunsuz geçti diyebilirim. Sadece Budapeşte’ye indiğimde kulaklarım hala tıkalıydı. Bir süre baş ağrısı yaptı o kadar.

Budapeşte’de bizi Szerena adlı Romanyalı bir kız karşıladı. Budapeşte’den trene binmemize yardımcı oldu. Biraz soğuk gibiydi. Ama ben de ilk etapta soğuğumdur insanlara karşı zaten. Yani genelde. Eğer onlar çok samimiyse ben de öyle olurum. Öyle olunca tabi genel muhabbetlerden öteye gitmedi konuştuklarımız. Zaten bi gıdım ingilizcem var diye düşünürken, Kaposvar’a vardığımızda, ev arkadaşlarımla tanıştığımda anladım ki baya baya anlaşabiliyorum insanlarla.

Tabi Kaposvar’a gitmemiz öyle kolay olmadı. Önce Dombovar denen bir yerde tren değiştirdik. Sonra Kaposvar’a geldik. İstasyonda kimse yok. Nereye gideceğimizi bilmiyoruz. Elimizde bir adres var ki sonradan öğrendiğimiz kadarıyla o adres değişmiş. İnsanlara soruyoruz ingilizce bilmiyorlar. Napsak napsak derken bir internet kafeye girdim, ordaki adama -Google translate sayesinde- derdimi Macarcaya çevirerek anlattım. Kağıda çizerek yardımcı olmaya çalıştı sağolsun ama ben saf insan zaten kolayca kaybolan biri olduğum için bulmakta zorlandım, hatta bulamadım diyebilirim. Ve tesadüfen yolda organizasyonda sorumlu kişilerden biri olan Aron’a rastladık. Aslında kendisini tanımıyorduk. Resmini bile görmemiştik ama o bizi tanıdı. Meğersem iki gönüllü yollamış bizi alması için ama onlar biraz gecikmiş biz de beklemeden gittiğimiz için buluşamamışız.

Bu esnada telefonum roaminge kapalı olduğundan kimseye ulaşamadığım için, herkes çok meraklanmış. Tutku facebook listemden Dora’yı (benim mentorum) bulup aramış, sonra geldiğimi öğrenince anneme falan söylemiş.

Neyse...

Csiga(Romanya), Cristina(İspanya), Jessie(Fransa) ve Ani(Ermenistan) ev arkadaşlarım. Hepsi çok nazik ve sempatik davrandılar bana. Jessie ve Cristina ile aynı odayı paylaşıyorum. İzmir’de doğmuş, büyümüş, yaşamış, okumuş, hayatı boyunca sadece bir ev değiştirmiş, hep kendi odası olmuş bi insan olarak evet zorlandım, hala alışamıyorum ama şikayet etmiyorum.

Bi de burası küçük bir şehir. Genç nüfus yok neredeyse. Aslında üniversite de var ama yaşıtım insanlara çok fazla rastlayamadım. Ya 60 yaş üstü ya da lise öğrencisi çoğunlukta. Yaşlılar ingilizce bilmiyor. Gençlerse genellikle biliyor. Zaten onlarla çalıştığımız için güzel oluyor benim için, özellikle ingilizcemi geliştirmem için. Çünkü mesela anadili ingilizce olan biriyle iletişim kurmaya çalıştığımda eminim daha fazla zorlanırdım. Ama böyle çok daha iyi hem onlar beni kolayca anlıyor hem ben onları anlıyorum.

Ofiste günlerim güzel geçiyor. Aslında yapacak iş olunca daha güzel geçiyor. Bazen boş boş oturuyorum çünkü. Yapacak işten kastım language club gibi bi aktivite olursa eğleniyorum. Benim için de faydalı çünkü. Böyle lise ya da ortaokul öğrencileri geliyor buraya ingilizcelerini geliştirmek için, onlarla sohbet ediyoruz falan. Bazen okul öncesi ya da ilkokul öğrencileriyle oturumlarımız oluyor. Kids club diyoruz bunlara.

Demem o ki iş de eğlenceli geçiyor. İlk haftasonumda her sene düzenlenen geleneksel Half-Maraton koşusunda görev aldım. Koşuculara muz, şeker, su falan verdik. Böyle şeyler işte.

İkinci haftasonum çok çok çok çok daha güzeldi tabi. Budapeşte’ye gittim. Tutku da geldi. Beraber 2 gün geçirdik. Hemen hemen her yerini gördük bir sightseeing turuna katılarak. Pazartesi de izin almıştım. Ki o gün sevgililer günüydü. Of anlatamıyorum bile. Çok güzeldi işte. Uçağı kaçırdı bi de bizim şapşal. Normalde Cumartesi günü Göteborg’dan binip gelmesi gerekirken, Pazar günü Copenhag’dan bilet bulunduğu için bütün gece yol gidip, oradan geldi. Keşke hiç bitmeseydi ama bitti.

Salı sabahı Kaposvar’a döndüğümde kendimi kötü hissediyordum. Hastaydım. Üzgündüm. Hala öyleyim gerçi. Hastayım yani. Evet üzgünüm de.

Dün yani Çarşamba gecesi Csiga’nın veda partisi vardı. Evde toplandık. Bir sürü insan geldi. Bir sürü şey içtim. Gecenin ilerleyen saatlerinde bir mekana gitmeyi önerdiler. Ben de katıldım hasta halimle. Hani genç nüfus pek fazla yok demiştim ya, meğersem hepsi ordaymış. :D Kalabalık, eğlenceli bir mekandı. Dans ettik falan bol bol. Bu arada, Csiga’yı çok seviyorum. Beraber geçirdiğimiz son zamanlarımızı iyi değerlendirmek istedim. Bu kadar kısa zamanda gerçekten ısındığım nadir insanlardan oldu kendisi. Gidişine üzüleceğim. Haftaya Çarşamba veda edecek bize. Londra’da çalışmaya gidiyormuş, bir fotoğrafçının yanında asistan olarak. Umarım her şey yolunda gider onun için.

Şimdi ofisteyim. Pek iş yok bugün. Napsam bilemedim. Hava da soğuk of. Bakim İzmir nasılmış, oha 18 dereceymiş, kıskandım.

29 Ocak 2011 Cumartesi

Au revoir!

İzmir’de kalan son iki günüm olduğunu bilmek çok acayip. Sonunda gidiyorum. Belki iki ay insan ömrü için kısa bir süre ama benim için çok önemli ve değerli bir dönem olacak hissediyorum. İki ay Macaristan! Ve umarım bu sadece başlangıç olur.

Belki bundan sonra hikaye yazmaya vaktim kalmaz. Belki üzülmeye bile vaktim kalmaz. Bu yüzden orada başıma gelenleri anlatırım, belki gezdiğim başka yerleri... Belki hiç anlatmam. Bilmiyorum.

Sonunda gidiyorum.

26 Ocak 2011 Çarşamba

Gitme-k

Bazen 'gitmek' hem zor, hem güzel. Hem sabırsızım, hem hevessiz.

20 Ocak 2011 Perşembe

Bi' de...

Aslında o şehir o kadar da güzel değilmiş. Ben Ankara'yı değil 'O'nu seviyormuşum. Her gittiğimde içim içime sığmazken, bu kez bolca yorgunluk sarmış dört yanımı. Meğersem, 'O'nunla güzel geliyormuş her şey. Kendi şehrime geri dönmek de aynı hissettirmiş üstelik. Şimdi İzmir'in bile 'zor' gelmesi bu yüzden herhalde.

19 Ocak 2011 Çarşamba

Net

Beni zorla yeni profile geçiren Facebook'u kınıyorum.

10 Ocak 2011 Pazartesi

Herkes Gider

Bir şarkı var. "Herkes gider mi?" diye soruyor. "Yağmur diner mi?" diyor. Sözlerinde şaşkınlık var. Konduramamak ya da. "Herkes gitmemeli!" hissi var. Haklı da. Gitmemeli. Birileri kalmalı yanında. Ama kimse kalmıyor. Yağmur dinmiyor. İlk anda güzel gelen yağmura artık kafanı kaldırıp da bakasın gelmiyor.

Herkes gidiyor.

Bir bakmışsın, elin boş, elin soğuk. Kimse tutmuyor elini. Yatağın kırık. Sırf bir sıcaklık olsun diye kedinle uyumayı göze alıyorsun.

Herkes gidiyor. Birini, hiç gitmeyecekmiş gibi sahiplenmek niye? Güçsüzlükten mi?

Beklenti mi? Alışkanlık mı yoksa? Hep yanında olması. Böylesine alıştırması...

Herkes gider mi? Gider işte. Sorma artık. Basbayağı gider. Bakamazsın bile ardından. Beklersin yalnızca. Zaman geçsin diye. Bugün de bitsin diye. Zaman ilerlemez. Zaman ordadır, değiştiremezsin. Zaman vurur yüzüne. Bekle der. Beklemenin "hiç duymayan birine dünyanın en güzel şarkısını söylemeye çalışmak"tan başka bir şey olmadığını anlamazsın. Umut ararsın. Umut yoktur. Umut "zor ve imkansız"dır.

Herkes gider. Sen de gitmek istersin. Zaman geçmez.

Template by:
Free Blog Templates