7 Ocak 2011 Cuma

Rakamlar

Kendine geldiğinde kocaman, eşit büyüklükte karelerin oluşturduğu, satranç tahtası gibi bir yerdeydi. Buraya nasıl gelmişti bilmiyordu. Burası neresiydi bilmiyordu. Ne yapması gerektiği hakkında hiçbir fikri yoktu. Etrafına bakındı. Kimse yoktu. Kapı yoktu. Ya da yol. Nereye gitmeliydi? İlerlemeye çalıştı. Mesela yan taraftaki kareye geçebilir miydi? Yürüdü. Ağzından istemsizce çıkan bir “Lan?” ünlemiyle durmak zorunda kaldı. Bulunduğu karenin dört tarafında da şeffaf bariyerler vardı. Ve etrafına dikkatli baktığında ışığın yansımasına göre tahmin yürüterek vardığı sonuç şu oldu, herhalde bütün kareler aynı şeffaf bariyerlerle çevriliydi. Yoksa değil miydi? Bilmiyordu. Kapana kısılmıştı işte.

Dünü düşündü. Sabahleyin, biraz da gecikerek, fakültedeki son sınavına girmişti. Aslında çok da fena geçmemişti. Zaten 50 alması yetiyordu mezun olabilmesi için. O da bunu alabilecek yoğunlukta çalışmıştı. Sınavdan çıktığında hissettiği garip duygular geldi aklına. 5 yıllık macera sona erivermişti. Bitmişti. Bir tarafı rahatlamış hissediyordu ama içinde bir burukluk da yok değildi. Sınavların, ve dahi okulun, bitişini kutlamak adına akşam bir kaç kişi toplanıp her zaman gittikleri mekana uğrayıp, son kuruşlarına kadar içmeye karar verdiler. Öyle ki yemek bile yememişler, karınlarını biranın yanında verilen sınırsız popcornla doyurmuşlardı. Çok içtiğini hatırlıyordu. Hatta o son kadehi içtiğini bile gözünün önüne getirebiliyordu ama sonrası yoktu. Ne olmuştu? Arkadaşları nereye gitmişti? O neden buradaydı.

Karenin tam ortasına, hani lisede öğrendiği köşegenlerinin kesişim noktasına oturmuş, bunları düşünüyordu. “Nasıl geldim?” diyordu içinden. “Nasıl?!”diye bağırdı sonra içinden konuşmanın bir faydası olmadığını fark ederek. Ayağa kalktı. Şeffaf bariyerleri yumruklayarak sesini birilerine duyurmaya çalıştı. “Kimse yok mu?!” diyordu. Daha yüksek sesle tekrar sordu aynı soruyu. Tekrar, tekrar… Sesi gittikçe küçülene kadar sordu. Sonunda çaresizliğin, bağırmanın verdiği bitkinliğin etkisiyle başını cam gibi ama değil gibi, yumuşak gibi ama aynı zamanda sert gibi bariyere dayayarak tekrar oturdu yere.

Derken, bulunduğu karenin farklı bir kenarına yaslanmasından mütevellit, etrafına farklı bir açıdan bakabilmiş ve tam yanındaki karede kocaman bir 9 yazdığını görebilmişti. Yavaş adımlarla yan kareye doğru yürüdü. Elleri şeffaf bariyerde yavaşça eğilerek incelemeye başladı. 9’un yanındaki karede 3 yazıyordu. Devamında birkaç boş kare ve bunların yanında bir 1 vardı. Bu kareler başka numaralarla dolu ve boş olmak üzere etrafını çepeçevre sarmıştı. Kendisi tam ortada boş bir karenin içindeydi. Kuşbakışı bakıldığında bu kadar uğraşılmadan anlaşılabilecek bu durumu nihayet çözebilmişti. Dev bir sudoku tahtasının içindeydi!

Kurtulması için bu bulmacayı çözmesi gerektiğinin farkına varması da güç olmadı. İlk andaki tedirginlik, korku ve telaşla tam yanında büyükçe bir kalemin olduğunu görememişti. Şimdi taşlar yerine oturuyordu. Ne var ki uzaktaki rakamları görmekte biraz zorlanıyordu herhalde uzun zamandır miyop olan gözlerinin numarası yine artmıştı. Fakat, eğer bunu çözdüğünde bu saçma yerden kurtulabilecekse bu durum çok da dert değildi. Hem yerdeki rakamların şeffaf bariyere yansımasıyla ne olduğunu okuması daha rahat oluyordu. Yalnızca doğru açıyı yakalaması gerekiyordu.

Kendi etrafında dönüp, rakamları okuyup, zihnini akıl almaz bir hızda çalıştırarak bulunduğu kareye 5 rakamını yazdı. Birden yer sarsıldı, tepedeki kaynağı belirsiz ışık göz kamaştıracak bir biçimde parladı. Tiz bir “İiiuuuvv” sesiyle etrafındaki bariyerler karenin etrafında herhangi bir boşluk olmamasına rağmen, yerleri belliymiş gibi aşağıya doğru inerek yok oldu.

Tahminlerinde haklı çıkmıştı. Yeni kutuyu çözmeye girişti, devamını bir diğeri izledi. Eğer boş olan kutu ilk seferde çözülemiyorsa kısa bir süre için (3 saniye kadar) bariyerlerden başka boş kutuya geçmesine izin veriliyordu. Epey ilerlemişti bulmacada. 2… 5… 7… Yok olmaz 8… Hıh 9 buraya… Rakamlar birbirini izliyordu. Yaptığı iş kolay değildi. Hem zihnini hem bedenini aynı anda, aynı hızda çalıştırması gerekiyordu. Yorulmuştu, biraz dinlenmeye karar verdi. Bu arada hala düşünmeye çalışıyordu ama gözlerinin etrafında uçuşan rakamlar bunu engelliyordu. Acıkmıştı. Susamıştı. Başı dönüyordu. Uykusu gelmişti. Fakat buradan çıkmak için durmaması gerekiyordu. Ayağa kalktı. Şöyle bir bakınıp yere 6 yazdı. Bu kez yer sarsılmadı. Bariyerler kıpırdamadı. Siyahla yazdığı 6, kırmızıya dönüyordu. Kırmızıdan turuncuya. Zemin hızla ısınıyordu. Çıplak ayakları yanmaya başlamıştı. Çığlık attı. Zıplıyordu bir yandan. Zemin alev aldı. Etrafı duman kapladı. Yanıyordu. Şimdiye dek hiç hata yapmamıştı. Bir anlık dalgınlıkla aynı sırada başka bir 6 oluşunu görememiş ve yanlış yazmıştı. Hatasının cezası buydu. Yanıyordu. Deli gibi bağırıyor, küfür ediyordu. Ağlamak yersizdi. Acı çekiyordu ve acısını hiçbir gözyaşı ifade edemezdi. Sonunda zemin tamamen eridi. Aşağısı boşluktu. Sonsuz bir boşluk… Hızla düşüyor, yere çakılacağı anı bekliyordu. Düşüyor… düşüyor… düş…

“Hey!”

“Hey hadi son durağa geldik! Öf içip içip sızıyorsunuz böyle, ben sizinle uğraşmak zorunda mıyım?!”

Şöförün ani dürtmesiyle “Hı?” diyerek gözlerini açtı. Bir belediye otobüsünün arka koltuğundaydı. Elinde bir gazetenin verdiği sudoku eki duruyordu. Cebine attı. Gülümsedi. Şöföre “Pardon abi” diyerek otobüsten indi.

Temiz hava iyi gelmişti. Sahile doğru yürüdü. Bir sokak lambasının altındaki kırık bir banka oturdu. Cebinden çıkardığı bulmacayı çözmeye başladı. Bu arada “Lan ne biçim rüyalar görüyorum haa!” diye düşünerek sırıtıyordu kendi kendine. Bir iki rakam yazdı ama bir yerde bir yanlışlık yapmıştı. Baktı, inceledi düzeltemedi. “Bu kafayla olmuyor tabi.” diyerek kağıdı çöp kutusuna attı. Hızlı adımlarla oradan uzaklaştı.

Bu yüzden çöp kutusunun birkaç dakika içinde ısınarak birden alev aldığını göremedi. Yangın etrafa sıçradı. Önce otlar, küçük çalılar sonra az önce oturduğu bank yandı. Duruma itfaiye müdahale etti. Yangının nedenini anlayamadılar.

6 Ocak 2011 Perşembe

Bilgisayarımın Ekranında Parıldayan Yıldızlar

Herkes gibi ben de bir yeni yıl blogu yazayım dedim, sonra üşendim. Yeni yıla nasıl girersen öyle geçermiş ya ben yine üşengeç hallerimle boy göstereceğim herhalde. Neyse, ben yeni yıla sevgilimle girdim. Ertesi gün ise onu yolcu ettim. Şimdi yeni yılım onunla mı geçecek? Yoksa o hep mi gidecek, bilmiyorum.

Sonra, yeni yıla bilgisayarsız girdim. Bilgisayarsız geçen onca zamanın sonunda anladım ki ben bağımlıyım. Sigara tiryakilerine acıyordum hep ama düşününce kendime de acıdım. Akabinde dün, bilgisayarım geldi, acımayı unuttum. Gerçi geldi de nasıl geldi diye bir sorun, verdiğim halinden daha bozuktu kendisi. Tekrar tekrar sorunlarından bahsedip canınızı sıkmayayım ama eşyalara verdiğim önemi, onları bağrıma nası bastığımı daha önceleri anlatmıştım. Ki bu bilgisayarım da en sevdiğim ikinci eşyamdı. Onun bu hale gelmiş olması beni çok üzüyor. Neyse bugün biraz düzeldi, ekranda yalnızca karanlıkta yıldız gibi görünen parıltılar kaldı...

Bunun üstüne ben o teknik servisi arayıp bir güzel sövdüm. Ben. Nadiren sinirlenen ben, ağzıma ne geldiyse söyledim. Kadınların ağzına, çok sinirlendikleri zaman, küfür yakışıyor bence. Deneyin.

Öte yandan güzel şeyler de olmuyor değil. Gideceğim demiştim ya, bayaa bayaa gidiyorum. Az kaldı hem de...

27 Aralık 2010 Pazartesi

Öyle bir geçer zaman ki

Öznel zaman diye bir şeyin var olduğunu lisede öğrenmiştim ama hiç bu kadar net görmemiştim şimdiye kadar. Bir 14 gün önce günleri, saatleri sayarken ve o saatler geçmek bilmezken, şimdi bu aradaki 14 gün hiç yaşanmamış gibi yine aynı koltukta, aynı bilgisayarın başında, aynı şeyleri düşünüyor, aynı sıkıntıyı hissediyorum. Küçük cehennemime geri döndüm. O 14 gün nereye gitti hiç bilmiyorum.

Yaşandı eminim. Çok güldüğümü hatırlıyorum mesela. Mutlu olduğumu. Elimi birinin tuttuğunu, yalnız yürümediğimi hatırlıyorum. Dolabımda yeni bir gömlek var. Yeni aldığım kitabımın içinde başka bir şehrin adı yazıyor. Sonra bavulum.. bavulum duruyor yerde. Demek ki henüz boşaltmışım. Demek ki yeni kullanmışım. Boynum tutulmuş. Otobüsün kliması çarpmış olmalı.

Bu kadar çabuk geçmemeliydi. Bilmiyorum ya. Bitmemeliydi işte. Misafir gibi hissediyorum kendimi. Sevdiğim adamın hayatında misafir. Arada gidip ziyaret ediyorum. Kahvesini içiyorum falan. Omletini yiyorum. Biraz sohbet. Yalnızlığımı gideriyorum. Dönüyorum sonra. Bu. Hayatındaki rolüm bu. Üzerime düşen bu.

Hep uzaktan izliyorum. Anlatıyor, dinliyorum. Bunu yapabiliyorum bir tek, çünkü yorum bile yapamıyorum bazen. O kadar vakıf değilim ki olanlara. Bakıyorum. Bakmakla kalıyor, göremiyorum bazen. Dokunamıyorum. Sadece izliyorum. Seyirci gibi hissediyorum kendimi. Sevdiğim adamın hayatına seyirci. Film seyrediyor gibi.

Hani çok sevdiğin bir filmi izlerken -ne kadar izlersen izle- zamanın nasıl geçtiğini anlayamazsın ya. Öyleydi işte o 14 gün. Geri kalan zamanın tümü, ileri saramadığın, durduramadığın ya da kapatamadığın dandik, sıkıcı, gereksiz uzun diğer filmden başka bir şey değil.

10 Aralık 2010 Cuma

Yenimsnsürümüfobia

(Almayacam arkadaş!)



Böyle uzun zamandır kullandığım şeylerin değişmesinden korkuyorum.
Yeni Msn sürümünü yüklemeyi erteleyebildiğim kadar erteleyeceğim.
Keza yeni Facebook profili için de bu geçerli.

Going to Distance

Uzun zamandan sonra ilk defa bir romantik komedi filmi izledim dün. Romantik komedi hakkındaki fikirlerimi bilenler bilir. Burada da bahsetmiştim bir sefer. Böyle filmlerin ağzını burnunu kırasım gelirdi ama dün izlediğim "Going to Distance" bana şöyle bir "Lan?" dedirtti. Yok yok, film tanıtımı yapmak falan haddime değil. Sadece kendimle özdeşleştirdiğim noktaları vardı filmin.

Şimdi, ben de epeydir Amerikalıların deyimiyle 'long distance relationship' sürdürmekteyim. "Sürdürülür mü yea?!" demeyin. Valla oluyor. Eskiden olsa kendime güvenmezdim ama insan çok sevdi mi her şeye katlanıyor.

Filmde yakışıklı gibi esas oğlan, Drew Berrymore'a (ki kendisi esas kız) "3 ayda bir görüşmekle ilişki olur mu, olmaz, evet seviyorum da bence ayrılalım." gibisinden cümleler kurdu. Sonra ayrıldılar. İlişkileri boyunca "We'll figure it out" diyen adam bunu dedi.

Ben tabi üzüldüm baya bunu duyunca. Küfür bile ettim o esas oğlana.(Öf adamın adını bilmiyorum, bakmak da zor geldi.) Çünkü ne bileyim, kendimi düşündüm de, erkek arkadaşım bana bunu dese onca zamandan, emekten, yaşanmış şeyden sonra, o kadar çok severken... Baya bir canım acırdı herhalde. Ama demez biliyorum. Zaten geliyor, hehehe :) önümüzdeki günler çok süper geçecek.

İşte sonra zaten filmde de 6 aylık bir ayrılıktan sonra esas oğlanın esas kıza daha yakın (Yakın dediysem yine uçakla 1 saat, otobüsle 6 saatmiş San Francisco - Los Angeles arası) bir yere taşınmasıyla tekrar birleştiler falan. Romantik komedi ya illa mutlu sonla bitecek.

Neyse. Kalkıp size imdb'de 6 puan falan alabilmiş bir filmi izleyin demiyorum valla. İzlemeyin. Ben sıkıntıdan baktım sırf.

Not: Yazıda 6 rakamı 3 kere geçti valla tırstım desem yalan olur.

İkinci mimim :)

Yeni yıla nasıl ve kimlerle girmek istiyorsun?
Aylar sonra çoook uzaklardaki sevgilim ülkeye dönüyor. Yeni yılda nerde, nasıl olursam olayım, onunla olayım istiyorum sadece. Ne bileyim evde, herhangi bir mekanda, böyle bir otoparkta bile olur. Çok özledim çünkü. Hem yeni yıla beraber girelim ki tüm yıl beraber olalım değil mi ama?

Yeni yılda neler yapmak istiyorsun?
Öncelikle gitmek... Böyle bir fırsat da söz konusu zaten. Bir kaç ülke görmek, döndüğümde iyi bir iş bulabilmek. Uzak ama güzel, yeni bir şehre taşınmak. Kendime ait kocaman bir hayat istiyorum.

Yeni yıl sence ne demek?
Üzeri hiç işaretlenmemiş yeni bir takvim ve belirsizliğin yarattığı garip heyecan.

Yeni yılda ne olursa çok mutlu olursun?
Bir yerlerde yüksek lisansa başlayabilirsem ya da iş bulabilirsem ya da kardeşimle aramızdaki süregelen sorunları halledebilirsem, sevgilime bir şekilde daha yakın olabilirsem çok, baya mutlu olurum herhalde.

Yeni yıla dair mesajın nedir?
Sevenler kavuşsun, çocuklar büyüsün ama çok da yaşlanmasın, bebeler ağlamasın, öğrenciler mezun olmasın, hep öyle kalsın, annem biraz dinlensin, elime biraz para geçsin, en yakın arkadaşlarım ben nerdeysem oraya gelsin, uçak biletleri ucuzlasın, kar yağsın, jeotermal bütün İzmir'e yayılsın, savaşlar olmasın, Chuck Palahniuk romanı Invisible Monsters'ın filmi yapılsın.

Not: Mim için desperate houswife'a teşekkürler.

Not 2: Ben de birilerini mimleyeyim, çok eğlenceliymiş. :)

6 Aralık 2010 Pazartesi

İlk defa mimleniyorum :)

1.En sevdiğiniz kelime: Mütevellit.
2.Nefret ettiğiniz kelime: Tırnak. Iyy yazarken bile irite oldum. Bir titreme geldi bak.
3.Ne sizi heyecanlandırır: Yaptığım yemeği tatmak üzere ilk lokmayı ağzına doğru götürmüş insan.
4.Heyecanınızı ne öldürür: Memnuniyetsizlik ifadesi.
5.En sevdiğiniz ses: Vapur sesi. Denize yakın olduğumu hissettirir.
6.Nefret ettiğiniz ses: Darbeli matkap.
7.Hangi mesleği yapmak istemezsiniz: Kasap.
8.Hangi doğal yeteneğe sahip olmak isterdiniz: Duyduğum her yabancı dili hemen öğrenivermek.
9.Kendiniz olmasaydınız kim olmak isterdiniz: Umut Sarıkaya.
10.Nerede yaşamak isterdiniz: Tokyo.
11.En önemli kusurunuz: Ani duygu durum değişikliklerim.
12.Size en fazla keyif veren kötü huyunuz: Yemek, yemek ve bıkmamak yine yemek.
13.Kahramanınız kim: Sheldon Cooper.
14.En çok kullandığınız kötü kelime: Y.raam. :$
15.Şuanki ruh haliniz: Sabırsız. :)
16.Hayat felsefenizi hangi slogan özetler: Koy g.tüne rahvan gitsin.
17.Mutluluk rüyanız: Sevgülümle durmaksızın gezdiğimiz bir rüya. Bugün Rio, yarın Dublin, öbür gün Cape Town.
18.Sizce mutsuzluğun tanımı: Yalnız ve huzursuz uyanıp, sevmediğin işine gitmek zorunda kalmak, çok sevdiğin yemekten kalan son tabağın tepetaklak yere düşmesi, telefon çaldığında ekranda 'babam' yazması.
19.Nasıl ölmek isterdiniz: Gülmekten ölmek istiyorum. Hık diye gidivereyim.
20.Öldüğün zaman cennete giderseniz Allah'ın size ne söylemesini isterdiniz: "Cennete girebileceğine inanmıyorum ama bence bir güç var."



Not: Teşekkürler s'ius. :D

Template by:
Free Blog Templates